14 Şubat’a İthafen…

 

 

 aşkın ırzına geçtiler

 

 

Modern çağın aşıkları!

Hayvan seçer gibi sevgili seçtiler.

Gece gündüz demediler,

Defalarca aşkın ırzına geçtiler.

 

 

                            murat koçak

aynanın bir müntehire cevabı

Yaşarken bana mı sordun… Ölürken soruyorsun…

Seni izledim… Gençliğinin jöleli gülüşlerinden. Çocukluğunun garipliğinden. Merakından. Bana bakarken saatlerce kendine bakışından. Elinde tuttuğun bi eşyaydım. Ne çabuk şey oldum. Garip bi şey. Hayatla hayatsız arasında…. Ölüyle cansız arasında…

Saçmasın. Ve sapansın. Kendini bana fırlatma. Beni bununla kırılabilirsin ama buna kırılmam. Öfkeli bir elin beni duvara fırlatması binlerce öfkeli eli göstermem demek. Bunu akletmedin. Ben birken sen birdin. Damarımı kestin ama kendi kanına girdin… Rahatlamış değilsin. Ben kırılırsam delikanlı. Yüzünü bu odaya bildiri diye dağıtırım. Yüzün bunu karşılamaz… Ne varlığın ne yokluğun bu yolu bensiz arşınlamaz…


Hangi yola gitsen o sen değilsin, bunu en çok ben biliyorum. Eskimiş ayakkabılarını saklama. Bana gösterme. Bu sen değilsin. Sen hep diğer yolun adamısın, giyilmemiş ayakkabıların en gıcırısın sen. Kendini kandırma…

Sen ne bu gerçeğe aitsin ne de bu masala. Aklını katlayıp kayalardan uçurduysan. Süzülerek çakıldıysa yere. Kan akmadıysa benden bilme. Mundar gittiyse benden bilme. Ben gösterdim. Ben hep senin ışık dolu gölgendim. İhanet dolusu bi adamdım. Ama sen orada yoktun. Sadece karşımdayken gördün beni. Benden bilme. Boynuna bıçak çalınmadıysa rahmetten bil. İbrahim’den ve Allah’ın koyunundan bil!

Karanlıktı deme, ışık yoktu deme. Baktım, yoktum deme. Tozumdan utana utana kaç yıllarca bekledim seni. Ben hep aynıydım ben hep aynaydım. Hep senin yüzünle bekledim seni. Senin hiç aynı yüzün olmadı. Ben aynıydım emin ol.

Ne kaldıysa şimdi. Seni gösterdiğimden. Şu kanlı gözler. Şu öfkeli dudaklar kıpır kıpır. Alnının bu terleri. Boşuna bakıp intihar yüzleri beğenme benden.

Hayat çatır çatır, bezler bağladığınız bi yatır. Hurafe murafe ama yaşıyasan eğer … bir kıpırtı daha. Bir mimik daha. Parmağını kıpırdat. Beni tut. Bana bak kendini gör. Madem kanatların seni ölüme götürüyor kendine bir kafes ör.

Ben Gazali’den kalma bir adamım. Kalbimden sonrasını bahşiş diye dağıtırım.Bir cümle daha söylesem ey suret..seni gebertene kadar ağlatırım.

tarkan başer

Aynadam-II

Aynadam II

 

Sanırım karar verme anı geldi çattı. Ölüm ve yaşam. İnsan yaşarken ölü taklidi yapabiliyor ama ölürken yaşıyor taklidi yapmayı deneyeceğim ben.

 

Sanırım bu son buluşmamız olacak. Hayatın boyunca kimseyle konuşmadın biliyorum. Ama ölmek üzere olan bir adamın son arzusunu da yerine getirmeyecek misin? Konuşmayacak mısın benimle. Ki ben senin için hayatımı feda ederken. Ya benden sonra… Ben öldükten sonra da mı konuşmayacaksın?

 

Ah! Ne söylesem boş değil mi? Konuşmayacaksın. O zaman beni dinle. Sustuğun her haline tercüman olan duygularımla konuşacağım bu defa. Fazla vaktim yok biliyorum. Ölümüme üzülen kimse olmayacak! Hatta kimse farkına bile varmayacak. Dur bir sigara yakayım. Sen sevmezsin ama hani son defa diye soruyorum: içer misin bir tane? Peki tamam kızma. Saçmalama lüksüm olsun değil mi azıcık, seni hayata itip ölümü kucaklarken.

 

Neler yaptığımı biliyorum. İnsan en iyi kendini bilir, değil mi? Bu bir özür konuşması olmayacak. Zaten bedelini ödüyorum her şeyin. Aslında ödüyor muyum, o da ayrı bir mesele. Seni çocukların kanının arabaların depolarına doldurulduğu bu dünyada yalnız bırakıyorum. Neyse mesele bu değil. Zaten zamanımız azalıyor. Ve sen hayata koşmak içinsin. Ve ben ölümü beklemek içinim.

 

Şimdi kulağını aç ve beni iyi dinle. Kısık sesle konuşmamdan hep nefret ettin. Al işte haykırıyorum. Canımı alan alçaklara söyle: hepsinin canı cehenneme. Ve canımı alırlarken bir kadavra olacağımı düşünüp sevinmesinler. Kadavra olmayacağım ben. Ve organlarımı bağışlamıyorum. Hiç kimseye takılmayacak. Bu lanet adamdan geriye topraktan gayrı hiçbir şey kalmayacak.

 

Yıllar önce sırtıma taktığım, takındığım şu gömleğe diktin hep gözünü. İlk giydiğimde ne kadar da berraktı. Şimdi yakası terden simsiyah olmuş diye beyazlığından bir şey kaybetti sanma. Bu odada o kadar nöbet geçirdim, sen şahitsin. Ve bu son nöbetim. Kendimi ölüme teslim etmeden önce tüm mevzileri sapasağlam sana teslim ediyorum.

 

Git ve yaşa! Hayallerini kurduğum dünya senin olsun. Makinelere karşı yaşa bu hayatı. O dişlilere çomak sok. Yeri geldiğinde haykır ve konuşmaktan korkma!

 

Ve sözün bittiği yer. Ve senin gitmen gerekiyor. Ve benim kalıp ölümü kucaklamam senin adına. Hayatın için özür dilerim her ne kadar bu konuşma özür için olmasa da. Seni de götürmek isterdim yanımda. Ama lanet olsun her isteği olmuyor insanın. Şimdi duvarları yumruklamak vakti ellerini parçalarcasına. Duvarları yumruklamak… Ve bağırmak: Lanet olsun tüm duvarlara! Ve aynalara!

 

Aynaların kırılma vaktidir.

 

mustafa kemal sağlam

Yok

YOK…


Yıllar sonra misafir olarak ağırlandığım bu evde;
çocukluğumun tüm masumiyetini sakladığım,
ateşlendiğimde sabahlara kadar sayıkladığım,
gerçek ile yalan, giden ile kalan arasındaki farkı ayıkladığım,
üzüldüğümde ağladığım,
sevincimi paylaştığım,
bir kabuk gibi koruyucu,
çocuk ruhumu doyurucu,
gençlik ateşiyle kavurucu bir odamın olmaması ne garip…


Dün gece annem "oturma odasındaki çekyatı çek yat" dedi; çekip yattım
her anımla çekyatın kalbine battım…
dün gece çekyatı çekip yattım
gözyaşlarıma yenisini kattım
dün gece çekyatı çekip yattım
sigaramın yanında bir türkü patlattım
dün.. gece.. çekip kafayı yattım
dünyayı bir yalana sattım…

 

                                    kelebek gökyüzü

 

 

aykırı’YI BULABİLECEĞİNİZ YERLER:

FATİH- İnkılâp Kitabevi, hoca üveys Kütüphanesi, Bilim ve Sanat Vakfı, Özgün Yayınları

BEYOĞLU- Simurg Kİtabevi

ÜSKÜDAR-Kaknüs, Yedi İklim, Zen, Üsküdar K.evleri

SÜLEYMANİYE-Ağa Kapısı

TOPKAPI-Akabe Vakfı (Denge Yay.), Edirnekapı Erkek Öğrenci Yurdu

MARMARA ÜNİ.GÖZTEPE YERLEŞKESİ- Eğitim Fak., Fen Edebiyat Fak., İletişim Fak. Koridorları

YILDIZ TEKNİK ÜNİV.-Fen-Edebiyat Fakültesi ve Sosyal Bilimler Fakültesi Koridorları

ANKARA-Vadi Yayınları

İZMİR/BUCA- Buca Eğitim Fakültesi (Edebiyat Öğrt. Böl.)

KONYA-Nöbetçi Fotokopi (Rampalı Çarşı), Enes Kitabevi, Kitap Dünyası

KONYA/EREĞLİ-Ereğli Kitabevi, Nesil Kitabevi

KIRIKKALE-Şark-ı Divan Çay Evi

DENİZLİ- NT Mağazası, Yaprak Kitabevi

SAKARYA-İksir Kitabevi

BURSA- Seriyye Kitabevi

ORDU/ÜNYE- Ender Kitap-Kırtasiye

KİLİS- Simurg Kitabevi

ADIYAMAN/Kahta-Öncü Kitabevi

Mardin/Kızıltepe- Kampüs Kitap Kırtasiye

ŞANLIURFA/SİVEREK- Akademi Kitap Kırtasiye

KAHRAMANMARAŞ- İşler Kitap Kırtasiye

annen baban yar mıdır?

 

Soldum sarı çiçeğe…

“Hayatımın tuzusun

Beyazı ve tat katanı

Ve ben de karabiberin siyah ve acı…”

Vazgeçilmez bir uykusun

Kulağım en güzel ninnilerde!

Evet, biliyorum bütün bunları;

“Sende ayrı bir yerim olacak…”

Ama senden ayrı bir yerde!

Kim bilir nerede?

“Olsun… Bak!”

Meth etmeyi bırak ah bile etmedin;

“Meth” demeyi bırak, “Ah” bile demedin.

 

Sordum “kar”ı çiçeğe…

Bu rüzgâr dün başladı

Gittiğin gün başladı

“Hiç gelme!”

Bu saatten sonra gelmezsin…

Zaten yağmur da başladı.

Sen yağmuru sevmezsin.

 

Sordum sarı böceğe…

Uyuyorum ve bu uykunun

Hiçbir "uyus"un

Da "büyü"sünle ilgisi yok…

“O zaman Âşık Yunus nere gide?”

İyi uykular… Ve çok!

                   metah çakko

Biraz Açılmak

biraz açılmak…

‘’Tek bir şey önemli; yiterken var olmayı öğrenmek’’, diyor Cioran. Herkes bir şeyler diyor zaten.

Ne dediklerini Allah bilir ve bunların neye yarayacağını.

Bir şeyi tek bir gerçeği bilen biri bana öyle geliyor ki susup bu aptal komediyi izler. Gülümseyerek izler. Bir zamanlar kendi budalalığını da anımsayarak.”Peki sen oğlum?” diye soruyorum kendime. Senin numaran ne? Ben mi, gerçekten bilmiyorum dostum, ben yalnızca eve gidiyorum. Ne sıkıcı bir hikayesin sen böyle. Eve dönen adam. Bari döndüğü yerde çamaşır asan bir karısı, bahçede kumlarda oynayan çocukların olsa. Film olsan eve dönerken biter serüvenin.

Gün dağların arkasından inerken adamımız evine döner.

Terli ve yorgundur ve sıkıcı. Ya da şöyle: Adam şehrin dışında bir semtte oturuyor. Yine şehrin dışındaki bir alış-veriş- kayboluş merkezinden çıkıp evine yürüyor. Mesafe bir saat. Bu saatte adam derin varoluş sorunları üzerine kafa yorar. Her şeyden midesi bulanmıştır. Bir gün varoluş üzerine düşünürken bulursun kendini ve her şeyden iğrenen biri olursan şaşırma buna.

Böyle bir noktaya gelirsin kaçınılmaz bir biçimde ve eğer gelmediysen zaten sana söylenilecek tek bir kelime yok, demektir. Uyumaya ve tıkınmaya devam edebilirisin.Azrail gelip kelleni gövdenden ayırana kadar mesela. İşte bunları konuşuyordu adam. Sadece  kendisinin değil ölmüş büyük aptalların soruları üzerinde de  çalışmaktadır:”Hiç kimse benim kadar her şeyin boşluğuna inanmadı, hiç kimse de bu kadar boş şeyleri trajik yönden ele almayacak.” Bir dakika bay Cioran. Beni tanıma ayrıcalığına ermediğiniz için böyle konuşuyorsunuz. On on beş santim yarıçaplı kellelerde neler olup bitiyor biliyor musunuz. Sizin de diğerlerinin de büyük tıkanması bu noktada gerçekleşiyor bayım.

Bizleri kavramlarla, sözcüklerle, sizi siz yapmış bir dolu boktan süreçle ölümlü krallığınıza köle yapıyorsunuz. Biz angutları demek istiyorum. Aslında bu konuyu uzatmak niyetinde değilim. Yorgunluktan ölüyorum. İnsan yürürken nasıl felsefe yapabilir anlayamıyorum. Gerçi böyle bir güruhun olduğunu duymuştum tarihte ama unuttum şimdi. Dedim ya yürürken insan hiçbir şeye yoğunlaşamıyor. Yanımdan geçen arabalar tepemde parıldayan şu parlak yıldız – ne olaydı sen de diğer kardeşlerin gibi biraz daha uzak olsaydın gezegenimizden, ölür müydün-, şu yol boyunca dikilmiş çınar fidanları, apartman blokları, rüzgar, bulutlar her şey yorgunluğumu dev bir mikroskopla büyütüyor gibi. Benim trajedim de bu. Yalnızlıkla kalabalığın arasında öğütülmek.

Ben de şu olur olmaz kendisiyle fikir tartışmaları yapan biriyim. Uzun ve can sıkıcı deneyimlerim bana öğretti ki tartışmayı da kavgayı da arkadaşlığı da kendi kendinle yapmalısın. On beş sene öncesini düşünüyorum mesela, ne kadar dost canlısı bir delikanlıydım. Kötü insanın olmadığını, toplumun kişiyi şekillendirip onu bir ruh hastasına bir katile dönüştürdüğünü düşünürdüm. -Ne kadar budalaymışım- İnsanlara yardım yapacağım diye kendimi parçalardım. On liram varsa cebimde beş lirası arkadaşımındı. Tanımadığım insanlara selam verirdim. Asansörlerde espri yapardım hücre arkadaşlarıma. O uzun, çileli bir kaç saniyede insanların bakışlarını koyacak yer bulma çırpınışlarına anlam veremezdim.

Bir ara da Afrika da ki açları düşünüp çileci bir felsefeyi bile denemiş, zayıflayınca elmacık kemiklerim, çıkık omzumla onlara benzemiştim. Sonunda hastalandım tabii. Sevgilim de artık sana olan duygularım değişti hoş çakal deyip terk etmişti beni. Hayır. Artık kızgın değilim insanlara. Onları anlıyorum. Büyük acıları var insanoğlunun.

En basitinden en soylusuna kadar bir dolu acıyla geçiyorlar yeryüzünden. Onları sevmeli evet, hala böyle düşünüyorum. Ama kafesin arkasındaki bir aslana duyulan sevgiyle…

Biraz yürürüm açılırım, demiştim, şu halime bak. İç tartışmalarım bitmiyor. Annem de öyle söylerdi anlamsız konuşmalarımla başını ağrıttığımda; ”biraz yürü açılırsın!”Sonra dostlarımdan duydum bunu; acılarımdan, kaygılarımdan ve lanet melankolimle kafalarını ütüleyince, ”git dolaş biraz açılırsın.”

Evet. Açıldım. Sizi dinleyip açıldım sevgili kadın, anne, sevgili dostlarım dalgalarda, tozlu yollarda, şehirlerde, geceleyin ıpıssız bozkırda, güneşin alevlerinde, bitmeyen kavurucu günlerin altında. Bu bana bir mısrayı anımsattı şimdi.”Açılmak için bir yara, açılmanızı bekler” Dar evlerde, dar çağı yaşamış nikotin ıssızı, tedirgin bir şairin mırıldanışı bu. Ben de açıldım işte. Hatadır açılmak. soğuk gecede yorganın açılması mesela, sizi sevmeyen bir kadına açılmanız, denizde dalgalara açılmanız, ormanın derinliklerine ve en tehlikelisi sözcüklerin derinliğine…

Cemil Meriç mi yazmıştı; ”bir gemi gibi açılmadan limanda çürüdüm”, diye. Bir de bu var tabii. Nasılsa çürüyeceksen ha limanda ha okyanuslarda, ne fark eder. Sen de bir bilgenin ruhu varsa kumsaldan

fazla uzaklaşmamış bile olsan yıldızlara dek gidersin ama bir budalanın öküzce bir sıradanlığına sahipsen neyi öğreneceksin ki bayım.

Bunu sesli söyledim.

O anda yanımda şişman yaşlı bir adam geçiyordu ve tersçe baktı yüzüme. Al işte dedim. Ben sizi sevmek için şu kısacık yaşamımda binlerce parçaya bölündüm sayın beyefendi.Sizse bu zavallı yalnız adama nefretle bakıyorsunuz. Bir gün son nefesimde pişman ölmeyeceğim bu yüzden. Gözüm çöplükte kalmayacak bayım. Balzac’ın Albay Şabert’ ni düşündüm.

”İğreniyorum sayın bayan, dünyanızdan, sizden…” Karısına böyle bağırıyordu. ”Bir hastalığa yakalandım, dünyadan ve insanlardan tiksinme hastalığına…”

Yaşlı albay savaşta öldü zannedilip bir çukura atılır, günlerce cesetlerin altında yaşar.

Evine döndüğünde karısın çoktan biriyle evlendiğini, mallarının da yağmalandığını görür. ”İğreniyorum dünyanızdan!”Albayım. İyi yönünden bakın. Bu bir seçim. Bir ömrü kör bir aptal olarak geçirebilirsin ya da gözün açılır ve acıyı bulursun yanında. Hakikati bilen susar ve üzülür. Tanrının elçilerini düşünün. Dünyayı kederle yaşadılar. Taşlandılar, katledildiler. Benim sevgili Kierkegaardim, yaşadığı yüzyıla tutkudan yoksun bir akıl çağı, diyordu. Şimdi olsa cinnet çağı mı derdi buna. Bir çölden bile yoksunuz artık diyor Rumen yazar,

içimde kötümser edebiyatını konuşuyor hala, bay Cioran diyorum, haklısınız valla, yarım saattir yürüyorum, istediğim tek şey bir kaç dakika, bir otomobile – burada şehirde uzak bir semtte olmama rağmen -  bir insana, ev bloklarına rastlamak istemiyorum.

Bazı embesil yazarlar var bazı gerçekten hödük insanlar var hani, eskiden yaşayan insanlara, uçağa binemedikleri, cep telefonu kullanmadıkları için acıyanlar, bir çağın içinde olmayı bunlarla ifade edenler. Ben gürültünün olmadığı çağları seviyorum mesela. Çölde giden kervanları, çölde yıldızlara bakmak, televizyonun olmadığı çağları, bir lambanın başında, kamışı mürekkebe  banarak yazan bilgeleri seviyorum, bir büyücü gibi matematikle uğraşan eski zaman adamlarını, simyacıların karanlık hücrelerindeki umutsuz arayışlarına saygı duyuyorum, rüyanın yaşamdan, ölümden kovulmadığı çağları arıyorum. ‘İnsanın,’ diyorum Bay Cioran, bir çöle ihtiyacı var belki de, gözlerimizi kapattığımızda, gün içinde kaybolduğumuz uğraşların tantanasında kumlarında uzanıp yıldızlara bakacağı bir sanal çöle. Bunları düşünürken karşımdan bir kadın geliyor, sırtında eşofmanları, başında tuhaf bir şapka, sanırım sağlık yürüyüşü bu, ya da diyet falan olsa gerek, hayli yağlanmış gövdesi, hantal bir biçerdöver makinesi gibi geçiyor yanımdan, insanların bakışları giderek aynılaşıyor sanki, ya da beni gördüklerinde böyle bir ışık yanıyor hepsinde, kim bilir, ne garip dünya, dünyanın bu tuhaf halleri bitmez hiçbir zaman, açlık çeken milyonlarca insana karşılık, fazla beslenmekten ölen insanlar, yaşamın komik diyalektiği diyelim, gülelim isterseniz, kadının bakışları diyordum ya, siz de hemen Bay Cioran lafı yapıştırıyorsunuz:

”Kendimizi başkalarının gözleriyle görebilseydik, derhal ortadan kaybolurduk.” Size bütün kalbimle hak veriyorum. Ve ben de ortadan kaybolmak istiyorum. Şu az önce anlattığım çölüme dönüyorum. Biraz çöl biraz müzik, bunlar sizi kurtarmaz, zaten kurtulmak diye de bir şey yok nasılsa.

Açıldım işte…. Açıldım ve acıdım sevgili kadın, anne ve eski dostlarım…

Eve dönmeli, film bitiyor çünkü, eve dönüp Trakl okuyacağım. Bu sıcakta içinde serin gölgelerin olduğu, ıssız avlulara akşamın indiği şiirler, çan sesi, otlarda küçük rüzgar…

bülent gariboğlu

Huysuz Bir Dilencinin Gezi Notları

Yağmura yataklık eden
izbe odaların
bol gedikli duvarlarında avuttuğum
vaşak huysuzluk
bir sara nöbeti arsızlığında dertlenir
çarmıhı fısıldardı gövdeme
irin akıtan bir volkandı
gövdemde rahatlık
gövdem ağlanırdı
maskarası olurdum örümceğin
acıya aldatmasaydım tırnaklarımı

tan ağrıları bıçak sırtında delişir
öylece kanıma yaslanırdı
buza kesmiş saçlarım
kafatasımda parçalanırdı

ve ben
herkesin çarpıcı bir serüveni olmalı
itici sloganları, agresif tavırları diyordum:
kıvrak sokulmak için müzmin fotoğraflara
böyle diyordum ama
kalmışsa keşfedilmemiş bir ada
kalmışsa ten görmemiş gölgelik
onu da kendime istiyordum
kimseye şans tanımıyordum

ölüm yüzüme tüylerini dökerdi
telâşla uyanıp toprağa serpilirdi
çocukluğumun ergen yaraları -kuşlar-
kuşlar, esintisi vahşi kuşkuların
benden gitmeyen kokusu

nemli otların

incinmiş bir hevestim işte
havsalamda
gün geçtikçe daha bir tortulaşan insan kırıkları
gider secdeye kapanırdım
yatağını değiştiremiyeceğim aşikârdı
belki kaynağını
ansızın haykırarak kuruturum diyerekten
bendeki bu alâşık akıntının
önüme çıkan ilk tümsekte
çıkar bağırırdım, kolayıma da gelirdi
bana
çarpık bir kent görüntüsü veren etken neydi
nerede yansıyıp duruyordu dimağıma
bir bilseydim, görseydim bir kere
aleme ibret diye, kendi heykelimi
kendi ellerimle kırardım

sakıt kalmış bir merakla
ben binince köpekçe soluyan şehirlere sarkar
fırsat buldukça iner
içten içe pörsümüş köyler yoklardım
rastlaşmadık hiç bir yerde
adını taşıdığım
iklime

hep aynı sesten muzdariptim:
yerinde kal! kıpırdama! arama boşuna
gidenlerin dönmediği -o göğüslerin
şerh edildiği vadiye- erişmek ne haddine

pişman olmak değil de bu, içerlemekse bile
benimde tüm açıklarımı kapatan
rölâtif hıçkırıklarım olmalıydı
hangi suçun cezasıdır bileydim ya Rabb’i
hep ağlamaklı kaldım, ağlayamadım

veyl, farkına vardıkça daha bir oburlaşıp
ağırlığıyla omuzlarıma gömülen anlama
hâşâ, bana bir şey mi düşürdün
peygamberlik iddiâsından
ayıplanıyorum taşlanarak
ne düşecek, onu da bilmiyorum, bilmiyorum
kaldı mı farkı, kendime kayırdıklarımın
partal bir dilencinin münzevi soluğundan

ey rüzgârın başaklara fısıldadığı sır
ey güneşi suyu toprağı kendisinde harmanlayan
yeniden imlensin diye gökyüzü
kapansın artık
kuş cesetlerinden renk pınarı gözlerim

atilla akın

birden bire dünya misafiri

 

"Sen yoksun dün, ondan önceki gün gibi
Olmayacak mısın yarın ve sonraki gün gibi
ve ben hissedemeyecek miyim ensemde
o sıcacık nefesini?

Gidecek ve gelmeyecek olan sen
Bekleyecek ve göremeyecek olan mıyım ben?"

      diyerek söze başladı zamanının dolmasına bekleyen dünya misafiri ve şunlar döküldü dudaklarından birden..

Batan ürkek güneşin ardından
Aradı gözlerim seni
ve benden alıp götürdüğün sıcak gözlerini.

Zamana inat düşüncelerimi dolduran;
sesin, sessizliğin
ve sesinin sıcaklığıydı.

Sen yokken kasım soğuğunda,
aradığım bir sıcak ekmekten çok
sıcak bedenindi.

Ne sen ne de alıştığım ruhun
vardı o soğuk gecelerde,

Şimdiki gibi, o zaman da
Batan güneşin ardından
yeni doğacak olan güneşi beklerken
elimde dünden kalmış şarabım,
yemek nasip olmayan yarım ekmeğim
ve birikmiş küfürlerim vardı.

Geçmişe mi gelecek olana mı
bilemediğim kırık dökük bir korkum
ve hiç bir zaman emin olamayacağım
şüphelerimle bekliyorum seni
yeni batan güneşin
özgürlüğe kanat çırpan kuşun ardından.

                                          uğraş başsüllü

 

aykIRI EDEBiYAT   11 şubat’2009 SAYI:61

h-aykIRabilenlere…

SAHİBİ: OKUYUCULARI

tarkan başer, bülent gariboğlu,

murat koçak, mustafa kemal sağlam,

uğraş başsüllü, fatih evcenah,atilla akın,

birgül turan, kelebek gökyüzü, metah çakko

 

adres: gümüş küpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

 

emrahayhann@hotmail.com  metahcakko@hotmail.com

 

SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR.

DELİLİĞE ÇIKIYOR YOĞUNLAŞTIRILMIŞ DÜŞÜNCEN

Ben senden buz parçaları söküyorum

Deliliğe çıkıyor yoğunlaştırılmış düşüncen,

İçimizde aklanamayan gül yanığı

Sen de seviyorsun

Bende azar azar çok olmayı.

Tüm ikili birleşmelerimiz

Sebepti çoğulcu acılarımızı bölüşmeye

Öncemden kalma ayrılıklarım

Devletlilerin naftalinli anıları gibi

Sakladığım sendin

Şimdimlerde

Geçmişimden eksiltiyorum

Gelecekte yaşayabilmek olabilirliğiyle

Öncemden kalma yaralarım

Ona ağlıyorum

Yaranı yarasına katıyorum

Ağladığım sen olurdun

Denizatı boyunda olsaydı

Korkularının gerçekliği

Bir yaz yağmuru oluyorsun

Saç diplerimde

Kurumamış henüz

Filozofvari düşününce seni

Ellerimin arasına alınca kafamı

Değiniyorum ıslaklığına

Tırnak aralarımda bir erkeğin

Tortulaşmış saklı hüznü

Bir kadının kısa saçlarına rağmen

Sevebilme hali.

birgül turan

Böyle Şeyler

böyle şeyler

büktüm imgenin

kırdım belini

çıktım üstüne

şair değilim

ben                                 niye?

şiir yazıyorum.

iddaa’dan hep

tek maçta

yatıyorum.

kardeşim geldi dedi bak,

69’dan tavşan

yüzden insan yapıyorum

dedim:

1071’den maymun bile yaparım

herkes şiir yazamaz

yaşandı bitti.

çağlar bitti yemin bitti

bak hakan

bak baki:

ismet bile

delirdi.

hem

yıllığa da girerim belki.

açtım wördü görsel aradım :)

ben haber altlarına yorum yaparım

lütfen bunu yayınla              editör

hayır o değil sen sin o

değil.

çünkü

gençlere yer vermeli

siz de gençtik bir zamanlar

olur muyum ben de abi,

atayın şair hali?

bilinçlere akarım ben

bana niye saçma

her

şey

diyince

gülüyorsunuz

istanbul’da bir tanedir çünkü  izmir’de 2

ankara’da hiç yok

aaa aşk vardı!

fatih evcenah




Powered by Aykırı Edebiyat | Aykırı Edebiyat tarafından yapılmıştır.