aykiri edebiyat

Eee?

Fotoğraf: emrah ayhan

     e?

ağacın yaprağı dökülür
 ışığın da güneşi vardır

e?

e'si yollar uzundur
yoldayken düşünmeden olmaz
olmadıkça
kalem şiir yazar
yazdıkça
şarkı kulakta kendini unutur
unuttukça
etrafta adımlar dolanır
zihin hayale bulaşır

e?

e'si hayal dediğin güzeldir
hayalken ve de hayaldeyken
benim ağacımdaki yapraklar
dökülmez
düşmeyi hayal eder
ve düşerler
dökülmekten öte

bu yüzden ikinci ağacımın
sekizinci yaprağı düşünce
yerdeki
kanlı canlı hayali
kimse ezmedi.

 

          büşra demirağ

 

tatil tuzağı

 

Tatiller… Bizi boşluğunun labirentinde kaybolmuş ve hantallaşmış birer yığın haline dönüştürmek için kendi ellerimizle kurduğumuz tuzaklar…

 

Ruhumuzu ataletin rahat döşeğinde obes olmaktan korumalıyız, dostlarım. İnsanın kendini atıl kılması, bir başka deyişle ıskartaya çıkarması anlamındaki tatili, bu anlamıyla geçirmek modern yaşamın bizlere öğrettiği bir yanılgı. Oysa bizim tatil anlayışımız rutin çalışmalara ara vererek ruhumuzu dinledirecek başka aktivitelere yönelmek olmalı. İşe ara vermek; ama içimizde ve dışımızda üretmeye ve böylelikle tekamülümüze devam etmek… Tatili; yatmak, keyf sürmek, bronzlaşmak, açık büfelerde tıka basa yiyip bir tıka basa kadarını da çöplere göndermek gibi telakkiler olarak görmek insanın kendine yapacağı büyük kötülüklerden biri olur. Bedenimizi düşünürken ruhumuzu hesaba katmazsak tatil dediğimiz sürenin sonunda daha bir yorgun dönmüş oluruz işimize, okulumuza. Sonra ne oluyor? Tatilden dönünce kavrayışı körelmiş, algı düzeyi azalmış bir insan olarak; bir de toparlanmak, ruhumuzun aldığı kiloları vermek ve tekrar forma girebilmek için isteksiz, enerjisiz bir halde, zaman harcamak zorunda kalıyoruz. Oysa bu sürenin sonunda dinlenmiş bir bedenin yanında, dingin bir ruha kavuşmak için planlar yapmalıyız.

 

Tatil, geç vakitlere kadar yatarak geçirilen, bedene dair her türlü keyflerin tatmin edildiği bir döneme dönüştürülmemeli. Okunulacak kitaplar iyi seçilip temin edilmeli, öğrenilecek ve başkalarına anlatılacak konular bulunmalı, kendi alanımızla bağlantılı bir alanda uzmanlaşmak kendi alanında da derinleşmek anlamına geleceğinden bu doğrultuda çalışmalar planlanmalı. Bir alanda uzmanlaşmak için; iyi bir tarihçi, iyi bir edebiyatçı, iyi bir ressam olmak için illa o alanın okuluna gitmeye gerek olmadığını çevremizdeki örneklerden görüyoruz. İnsanların tarihle, sinemayla, fotoğrafla ya da bir ülkeyle ilgili aklına bir soru geldiğinde bu işin uzmanı odur, ona soralım diyeceği donanımda kişiler olmak için özellikle yaz tatilleri bulunmaz fırsatlar olarak önümüzde durmaktadır.

 

Sanatsızlık iyice tükenmemiz oluyorken yine bir sanatla ilgili eğitim almak için yaz aylarını -atalete kurban verilen günleri- değerlendirilebiliriz. Sonra toprakla ilgilenmek için illa bahçe bostan sahibi olmaya gerek yok. Ayarlayacağımız yer ölçüsünde domates, biber ya da ne bileyim en azından maydonos veya nane yetiştirebiliriz. Tatilde ne yapacaksın? sorusuna yazlığa gideceğim, memlekette olacağım ya da buralardayım, şeklinde verdiğimiz cevaplar, bizim bu işin ne kadar acemisi olduğumuzu gösterir. Zira tatilde nerede olacağımızdan çok, ne yapacağımız önemli. Tatil dediğimiz süreç ister bir yaz tatili olsun, ister haftalık bir tatil veya haftasonu tatili, onu iyi değerlendirip sonrasına dipdiri bir insan olarak çıkabilmek için tüm bunları tekrar düşünmeli ve bilinçli planlarla bu sürece girmeliyiz. Unutmamalıyız ki modern dünyanın mayınları en çok tatilllere döşeli.

 

emrah ayhan

Travma

travma

 

Kovulmuş bir halktır yazgım

içtiğim andlardan ağzım bozuk

kelimeler köpüklü zehirli sıvılardan

bir çıbana benziyor göğsüm kabarık

 

nereye gitsem kesilmiş bir ceza 

işlemem için suçlar karşılıyor beni

atılan her yara boynumda kanıyor

şehvetle tutunuyor ilk ağrı damarlarıma

 

çığlık terliyor yürüdüğüm cenin 

çocuklarla kamaştırmaya and içmişken dünyayı

tanrının katına yakışmayan bilmem hangi sesimdi

hangi sesim yaraladı tenimi

defne yapraklarına bulaştırdım kasıklarımdaki acıyı

 

teamülden revnak sanarak girdiğim kuyularda

en çok korktuğum kendi çıplaklığımdı

 

duymadım ağrısını kan gören yerlerin

sürekli acıyan yara almayan yanlarımdı 

 

ellerimi çekiyorum kadife çiçeklerden

aşk dövmesi ağzımı bozuyorum

inandıkça uçsuz bucaksız

inandıkça çırılçıplak kaldı kalbim

neye inandıysam çıkarken incitti koynumu

köklerime yürüyen sular böyle duruldu

böyle kaldı boynuma inkâr

 

                                                     atilla akın


aykırı’YI BULABİLECEĞİNİZ YERLER:

 

FATİH-İnkılâp Kitabevi, hoca üveys Kütüphanesi,

Bilim ve Sanat Vakfı, Özgün Yayınları

BEYOĞLU- Simurg Kİtabevi

ÜSKÜDAR-Kaknüs, Yedi İklim, Zen, Üsküdar K.evleri

SÜLEYMANİYE-Ağa Kapısı

TOPKAPI-Akabe Vakfı (Denge Yay.),

Edirnekapı Erkek Öğrenci Yurdu

MARMARA ÜNİ.GÖZTEPE YERLEŞKESİ- Eğitim Fak.,

Fen Edebiyat Fak., İletişim Fak. Koridorları

YILDIZ TEKNİK ÜNİV.-Fen-Edebiyat Fakültesi ve Sosyal Bilimler FakültesiKoridorları

ANKARA-Vadi Yayınları

İZMİR/BUCA- Buca Eğitim Fakültesi (Edebiyat Öğrt. Böl.)

KONYA-Nöbetçi Fotokopi(Rampalı Çarşı) Enes Kitabevi,Kitap Dünyası

KONYA/EREĞLİ-Ereğli Kitabevi, Nesil Kitabevi

ISPARTA-Şeyda Kitap-Kırtasiye

KIRIKKALE-Şark-ı Divan Çay Evi

DENİZLİ-NT Mağazası, Yaprak Kitabevi

SAKARYA-İksir Kitabevi

BURSA-Seriyye Kitabevi

SİVAS-erguvan sahaf

ORDU/ÜNYE-Ender Kitap-Kırtasiye

KİLİS-Simurg Kitabevi

ADIYAMAN/Kahta-Öncü Kitabevi

Mardin/Kızıltepe-Kampüs Kitap Kırtasiye

ŞANLIURFA/SİVEREK-Akademi Kitap Kırtasiye

KAHRAMANMARAŞ- İşler Kitap Kırtasiye

Aleksandra

ALEKSANDRA


Aleksandra, yorgun denizin kızı…
Avuçların nasıl yakamoz kokar…
Aleksandra, siyah göğün yıldızı…
Aşk, dudaklarından nasıl da akar…

Deniz gözlerinle gül Aleksandra;
Gül ki göçmen kuşlar sana özensin.
Bu gece yanımda kal Aleksandra,
Yetimliğim gül teninde gezinsin.

Ne zaman ağlasan ışıklar söner,
Kırık mızrap gibi titrer dizlerin;
Buz keser sokaklar, kırılır fener.
Bilmem hala niye dolar gözlerin.

Estikçe fırtına güzelleşirsin;
Dağılır saçların imgelerimde.
Bilmem ki yaramı niye deşersin;
Ah fazla güzelsin gecelerimde.

Beni bırak ,bırak beni burada;
Üsteleme, sana göre değilim.
Bak acılar emekliyor sırada,
Bak şiirler kan ağlıyor sevgilim.

Oysa seni daha sevmek isterdim,
Daha bir yok olmak esmer teninde.
Gözlerinde uyumaktı tek derdim.
Anlarsın sen beni günün birinde.

Senin şiirini yazmak istedim,
Baladını ıslak dudaklarının;
Geceler üstüne gelmesin dedim,
Altında topraktım ayaklarının.

Şâirler en fazla gecede büyür;
Bana o karanlık saçlarını ver.
Sevmek istiyorum seni bir ömür,
Bana boynu bükük sevdalar gönder.

Seni getir bana dudaklarından,
Bana hiç bitmeyen şarkılar getir,
Aydınlığı getir şafaklarından,
Bana denizinden türküler getir.

Güneş gözlerinle gül Aleksandra;
Gül ki papatyalar seni beklesin.
Bana son bir defa gel Aleksandra;
Gel ki mutluluktan kalbim teklesin.

Öleceğim, öleceğim, eminim.
Bak azıyor, hayır yok bu yarada.
Git ne olur, gitsen bile seninim.
Beni bırak, bırak beni burada.

                                 nihat kaçoğlu

miraç fezasında kanat çırpmak

 

Özgürlük; erdem çizgisinin bize öğrettiği, en güzele ulaşma yolunda attığımız adımlar, soluduğumuz nefesler… Bulutlarda kanat çırpmak için, yüreğimize hapsettiğimiz özgürlüğümüzü kurtarırken ki çırpınışlar…


Bir çocuğun gözlerindeki mutluluğun ışığı, maşuğun sevgilisine duyduğu özlem, mecnunun leylasına kavuşması, dudaklarda kalan yakamoz gibi parlayan bir şiir, bir şiirden öte bir titreyiş… Özgürlük; dokunduğunda kapanan, hüzünlendiğinde hıçkırıklara boğulan uyku çiçeği…

 

Sarsılmaların eşiğinde iken, ölümün ensesinde, kanatların gölgesinde gül gibi açabilmek çölde… Heyula rüzgârın getirdiği tutsak esintilere kapılmamak… Yeşerip açılabilmek zindanın buğusunda kaybolmuş göz bebeklerinde…

 

Özgürlük muştusu; kumrunun sesi, demir parmaklıklar arasından sıçrayarak asumanlara varan kelebeğin kanat çırpmasındaki ulvi ahenk… Elleri kelepçeli mahkûmun özgürlüğe, tutsak yüreklerin kurduğu hapse adım atarken gözleriyle, yüreğiyle O’nu haykırması… İlahi koronun söylediği zikir…

 

Lal olmuş diller arasında haykırmak hakkı, batılın köpüğüne aldanmamak… Titreyerek yüreğin çırpınışı… Titreyerek sıçramak gözyaşındaki katrelere… Ve aldanmamak hayatın prangalarına…

 

Özgürlük; erdem fezasında heyula uçurumların kıyısında nara atarak dolaşmak, dolaşırken acziyet kuyusuna itmek yüreğini ve çırpınmak tutsak bataklıkta… Özgürlük; bahar ülkesinde çölde açan ah çiçeği…

 

Maviye özlemin alazlandığı suskun mısralarda haykırılan mor menekşeler ve üzerlerine yağan yağmurlara rağmen aldırış etmeden ıslanan sözler… Mehveş ateşler içerisinde yanarken, müntehir düşlere adını yazdırmaktır özgürlük. İntizar avuçlarda bir tutamtoprakta yeşerebilmektir…Göğermesidir aşkınşâhikasında özgürlük; her an O’na yakınlaşabilmektir… Yakınlaşabildiğin kadar özgürsündür…

 

Acziyet şurubuna kattığımız; damarlarımızda dolaşan, rengini al katrelerden alan, süveydamızdan akan, gamzelerimizde sedef gibi açan rüveyda cenin… Cemrelere varıp diz çökerek miraca yükselirken, batıl tasavvurların ağına düşmeyen güvercinlerin kanat çırptığı sahralara uzanabilmek…

 

Özgürlük; rüyalarımızın amentüsünün vuslata ermesi… Hicran selinde hüzne boğulmadan kumlara çizmek köleliği, boyun bükmüşlüğü…

 

Yakamoz parıltısında mehtaptaki tılsımı keşfedebilmek, Kaf dağına tırmanabilmek… Zümrüdüankanın kanatlarında taşıdığı vefa merhemi, özgürlük şebnemi…

 

Özgürlük; yüreği acıyla bükülmeye yüz tutmuş çocuğun elindeki savurduğu taş… Tarumar olmuş dimağlara sapağanla fırlatılan çakıl taşları… Başlar feda edilen coğrafyalarda vuslat meşalesinin yaktığı parıltı…

 

O’na giden yolda adım atmak, dosdoğru durabilmek, fırtınalarda savrulmak ama yıkılmamak… Tutsak sularda çırpınarak dalgalara kapılmayıp, kevser havuzuna demir atabilmek…

Özgürlük; varabilmek cemalullaha…

 

yunus emre tozal

tasvir-i meçhul

 

Darbe darbe balyoz

Dalga dalga yakamozsun.

Her tariften öte,

Tasvir-i meçhulsün.

 

Kimine göre dillere destan afet-i devran

Kimine göre afetler ile yerle bir olan
Viran!

 

Taşın toprağın altındır da

İki yakanı bir araya getiremezsin

Ey burjuvanın züppe şehri

Konforun cazibesinde

Yaşamlar tüketensin!

 

Ne kadar güzel ve neşelisin ey şehr-i cümbüş.

Ve o kadar çirkin, bedbaht; ama güngörmüş.

 

Hem yarınsın hem bugün.

Dünya bir saat olacaksa
Kadranı hep seni görsün.

 

Hakikatleri savunan kocamış bir alim

Namına şiirler yazılan bir zalimsin!

 

Nakış nakış işlenen de sensin
Kuruş kuruş harcanan da.

Çok değerli bir hiçsin.

 

Şarksın ve garpsın.

Çeşit ırkın çeşit ırka oklarını fırlattığı
Tılsımlı bir yaysın.

 

Uğruna kurban, seyrine hayran olunan

İçine avuç avuç tasa koyulan
Koca renkli kutu!

Kürklerle sarmalanmışsın ama
Çırılçıplaksın, üşümüşsün.

Sen İstanbul'sun!

Kadife perdeli pencerelerinden

Boş tencerelerde savaşı seyredensin.

 

Buram buram soluk,
Oluk oluk yaşamsın.
Zor zanaatsın.
Her daim yazılansın
Ve aslında hiç yazılamayan.

 

   gülcan germen

KÜL…

bir gül söktüler derinden
bir yara diktiler derime
ikisinin de dikeni benim…

eceli kakülle tarttı semazen
ay güneşten ömür çaldı
ikisinin de döneni benim…

yıldızları selamlıyor cenaze
bahçemde karanfil mahzun bakıyor
ikisinin de öleni benim…

pervaneye ışıkta donmak zuldür
gözlerine her değen mecnun küldür
ikisinin de yananı benim…

                   ahmet uysal

 


   

yalnız…

            

 

  zift karası yalnızlığın

  düşünce dilsiz geceye,

  anlatan kelimelerin

  dinleyen suskun kimsesizliğindir.

  hayallerini ısıtmaz,

  soğuk rüyaların.

  sarıldığın çiğ düşmüş,

  kökü buz tutmuş efkarındır.

  bembeyaz bir ölümdür,

  tavandan yatağına yansıyan.

  tutmadığın ellerin öfkesiyle,

  gülümser yalnızlığın aynada.

 

                           mustafa ayrancı

Bir Tek “M”

 

Balkonun sert zeminine serdiği örtünün üzerine uzanmış, yıldızları seyrediyordu. Herkes uykudaydı.

             

Dört kat aşağıda bir arabanın tekerleğinin yanına bir kedi çökmüştü. Öteki arabanın altındaydı. Yolun üstünde iki kedi daha oturuyordu karşılıklı. Telefon direğinde, balkon kenarlarında kediler beliriyordu. Her yönden birer ikişer kediler çıkıyordu. Acı acı miyavlamaya başladılar. Kimisi aşkını ilan ediyor, kimisi diğerini kavgaya çağırıyordu. Miyavlamalar çığlığa dönüştü, çığlık atan kedilerin sayısı arttı. Dakikalarca susmadılar. Sesleri boş sokaklarda yankılandı. Bir kedinin bu kadar derdi olabilir miydi?

             

Yıldız saymak kafa bulandırıcı bir işti. Bir kere saydığın yıldızları unutmaman gerekiyordu. Ama gökyüzü o kadar büyüktü ki bir kez gözünü kırpman başladığın yeri kaybetmene sebep oluyordu.

             

Sonraki gün Mercan ablaya gitti. Mercan ablanın çok büyük bir dürbünü vardı. O dürbününe başka bir şey diyordu. Yıldızlara onunla bakardı. Cem sorununun ne olduğunu anlattı.

 

“En büyük yıldızı seç” dedi Mercan abla ona. “Boş bir kâğıdın tam ortasına yerleştir ve sonra ki saydığın her yıldız için kâğıda bir nokta koy.”

            

Bu fikir ona çok mantıklı gelmişti. Ertesi gün başı önde geri döndü. “Kâğıda noktaları koydum” dedi. “Sonra kaç tane nokta olduklarına bakmak istedim. Kâğıt gökyüzü gibi olmuştu. Her tarafında nokta. Sayamadım…” Mercan abla gülümsedi. “O zaman nokta koymak yerine sayı yaz. Böylece noktaları yeniden saymak zorunda kalmazsın.”

 

Gündüzleri babasının dükkânında olurdu. Bu gece bütün yıldızları sayacağım diyordu kendi kendine. İçeriye bir kadın girdi. Cem’in düşüncelerini dağıttı. Bakışları kadına odaklandı. Beş kilo şeker istedi kadın. Babası siparişi alırken kendiside o an terazide tartıldı. Tam otuz kilo geliyordu.

 

Akşam oldu. Saymaya başladı. “1, 2, 5, 100…” derken bir yıldız gözüne ilişti. Çok büyüktü ve çok parlıyordu. En başta seçtiği yıldızla arasında bir fark olup olmadığını düşündü. Sonra o yıldızı bulamadı. Başka başka büyük yıldızlar buldu. “Olamaz” dedi. “En baştan.”

 

Kimi zaman gökte çok az yıldız olur. Sayabilirim dersin hemen. “Bir, iki, üç.”  Bitti bu kadar. Gözün simsiyah göğe yoğunlaştıkça yeni yıldızlar belirir. Gözünü çevirdiğin her karanlık çizgide birkaç yıldız vardır. Anneannesi onun bu haline çok üzülürdü. Bir keresinde -Eğer yıldız saymaya devam edersen yüzünde yaralar olur- demişti. Cem günlerce yıldızlara bakmaya korkmuştu. Sonra aklına gelmişti. Üst kattaki küçük Selim’in de yüzünde yaralar vardı. Ama o sayı saymayı bilmiyordu ki yıldızları saysın. Hem Mercan Abla her gün yıldız sayardı, hâlbuki onun yüzü çok güzeldi. Mercan Abla bunun okuluna gidiyormuş. Okulu bitince bu işten para kazanacakmış.

 

Cem güldü. “Oooo,” yıldızlara bakınca para kazanılsaydı, şimdi kendisi zengin olmuşu. “Yazık o da fakir, çok parası olsun istiyor.”

 

Acaba beş kilo toz şekerde kaç tane şeker vardır. Kimin umurunda ki. O kadın beş kilo şeker istemişti. Hemen Mercan ablaya koştu. Mercan abla teleskopuna eğilmiş açık pencereden gökyüzüne bakıyordu. “Yıldızları tartabilir miyim” dedi Cem. Mercan abla Cem’e dönüp güldü. “Bilmem” dedi. “Belki de…” Sonra tekrar yıldızlara bakmaya devam etti. “Çok fazla yıldız var” dedi. “Eğer her bir yıldızda insanın hayatını güzelleştirecek tek bir şey saklı olsa -tabi onlarda çok daha fazlası var- dünya ne güzel olurdu.”

 

Otuz beş yıl sonra Mercan abla, rasathanedeki o çok sevdiği odasında Prof. Mercan Aydın olarak yıldızlara bakarken öldü. Cenazesine her meslekten çalışmalarını takip eden insanlar katıldı ve bir o kadar da dostu. Artık tam altmış kilo geliyordu. Mercan ablanın yıllar önce söylediği sözleri düşündü. Yıldızları hemen kendi yöntemiyle bir çuvala doldurdu. Babasının dükkânından getirdiği eskiyi tartıya koydu. Yıldızlar tam altmış kilo geliyordu.

 

                                                         oğuz atahan başaran

 


bana bir nehir ağla

 

Bana bir nehir ağla sevdiğim
Çünkü bir zamanlar benim,
Güneşe çekilirdi tüm küreklerim;
Ta ki aydınlık sonsuza çekene değin perdelerini.

Platonik kaybolunuş saptırımlarımda
Yörüngeme sokuldu yine, bir kaç yabancı sima;
Ve eşlik ettiler geceyle aramda ki yalnızlığıma,
Varlıklarını olağanca yadırgasam da.

Sevdiğim…
Sen kal, onlar gitsin…
Ve lütfen sevdiğim;


Bu gece yorganımdan çekilirken hayalin
Bana birkaç gülüşlük sen bırakabilir misin…

Şimdi güneş,
Kızgın bir kız çocuğunun mavi siyah saçlarında.
Omuzlarında ıslanamadığım her an için
Sevdiğim!
Bana bir ömür ağla.

                bahar cebeci

KIRIK LEBLEBİLER

 

   Ne  zaman bir çerezcide rengârenk leblebiler görsem ya da çifte kavrulmuş leblebilerden  yesem, alır beni çocukluk yıllarımın kırık leblebilerinin etrafında oluşan kırık dökük anılarıma götürür.

 

   Çocuk yıllarımın değişmeyen en önemli yiyeceği yazın yaşı, kışın kurusuyla her mevsimde üzümdü. Üzümün yanında da iki gözüm misali, elma armut ile arada sırada bademle zengin evlerinde cevizdi. İşte bu yiyeceklerin dışında ilçemizdeki fakir evlerinin tek lüksü kırık leblebiler olurdu. İlkokul yıllarında okula her gidişimizde bodiye de denilen siyah önlüğümüzün ceplerine her defasında kuru üzüm bazen de bir cebine kuru üzüm diğer cebine de kırık leblebi doldurulur, ikisini kardeş edip yediğimizde de ağzımızda özel bir tat oluşuverirdi.

 

   Bizim oturup kalktığımız konu komşu, genellikle bize benzediği için, misafirliğe gittiğimizde de değişmezdi üzümlü kırık leblebili ziyafetler. Çünkü kırık leblebilerin fiyatı iri leblebilerin yarısı kadar olduğu için çoluk çocuğu çok olan aileler çerez niyetine kırık leblebiler alırlardı evlerine. Kırık leblebilerin yanında bir de beklenmedik zamanlarda adına türküler de yakılan pembe çizgili bembeyaz renkli halkalı şekerler renk ve tat katarlardı çocukluğumuza.

 

   İlçemizdeki düğünlerde gelin oğlan evine geldiğinde kapıdan girmek üzereyken üst yandaki bir pencereden uzanan beyaz tülbentli kadınlar ellerindeki çanakta bulunan çerezleri boca ediverirlerdi gelinin başından aşağıya. Siz sayın ki, bir anlık yiyecek yağmurudur çanaktan dökülenler. Kuru üzümler, halkalı şekerler, kabuklu yer fıstıkları, kavrulmuş nohutlar, leblebi şekerler ve bütün çocukların kapmak için dört gözle bekledikleri çerezler içine serpiştirilivermiş bozuk paralar…

 

   Bir anda alt alta üst üste yumak oluveren erkek çocukları. Siz sayın ki, yiyecek kapma yarışındaki civcivler, ya da önlerine ciğer döküverdiğiniz kediler sarmıştır ortalığı. Yiyecekler çiğnenip ezilirken kısa sürede etrafa saçılan paraların kuruşu bile kalmazdı. İyi yetiştirilmiş aile çocukları faslından olduğum için hiçbir zaman böyle bir para kapma yarışı içinde olamaz, yarışa katılanlara da gıpta ile bakar iç geçirirdim. Arada bir anamızın yanında katıldığımız gelin gezdirmelerinin özel hazırlanmış çerezli sofralarında da bulunurduk hani. Fakat anamız müsaade etmeden mümkün mü bir şey almamız. Güzelim şekerlemeler… Rengarenk halkalı şekerler, kaba şekerler, ceviz içleri, kabuklu fıstıklar, iğdeler ve en özel olarak da leblebi şekerler…

 

   Gelin gezdirilirken damat ve arkadaşları da boş durmazlardı hani. Toprak damlı evin üzerinde dolaşmaya başlayarak bir yandan ayak sesleriyle varlıklarını hatırlatırken, diğer yandan da evin ocak bacasından aşağıya ipe bağlanmış bir kese sarkıtırlardı. Aşağıda toplaşan gelin ve arkadaşları bunu fırsat bilip bazen keseye taş toprak ya da yanıp sönmüş odun parçaları katarlardı. Tabii ki keseyi çeken gençler de bunu karşılıksız bırakmaz evin damında sert adımlarla dolaşarak aşağıya biraz toprak dökülmesini sağlarlardı. Bu şakalaşmaların ardından gelinin arkadaşlarına neler ikram edildiyse keseye onlardan katılarak damadın arkadaşlarına da aynı yiyeceklerden ikram edilmiş olurdu. İşte, hayatın içerisinde doğal ve doğaçlama olarak böyle şakalarla yaşanır giderdi.

 

   Misafir gittiğimiz evde genişçe bir siniye sıralanarak getirilen çanaklar içerisindeki yiyecekler bir tablo gibi asılı kalırken beynime, birkaç şeker, bir iki ceviz içi ve biraz leblebi şeker yemiş olarak dönerdik evimize… Henüz elektriğin olmadığı çocukluk çağlarımda eve girer girmez toprak damlı evimizde  gaz lâmbası ve  ocakta yanan odunların alev ışığı önünde otururken anamın önüme getirip koyduğu kuru üzümlerle kırık leblebilerden alırdım hıncımı… Ye babam ye… Sonra da yine üzümsüz yapamaz, boynuma astığım üzüm kesesi ile yatardım yatağıma… Sonra da güne yine üzümle başlardım.

 

   Dedim ya, ne zaman leblebi görsem ya da yesem bilgisayarda bir dosya açılmasına misal, kırık leblebili bir sayfa açılır gözlerimin önünde. Çocuk yıllarımın yokluğu yoksulluğu… Gecelerin karanlığı … Ve yegane zevkim olan kırık leblebilerle hatırladığım çocukluğumun yılları…  Kırık leblebilerde hissettiğim çocuk yıllarımın kırık leblebilere gizlenmiş buruk tadı…

 

   Kırık leblebilerim benim…

şerif kutludağ

 

Bende Sen

 bende sen

 

 

parlak bir örnek olmasa da

sana verdiğim hayat

dilenci vapuru değil aşkta

 

"öbürü" olmadı

posta kartlarımda, rüyalarımda

abaküse gerek yok

benim kalbimde

ilk rakam yeter bana

 

çakırkeyif edersin beni

çiy damlası olsan da

 

geçmeyen bir nüans

unutmadığım bir masal

hatırlayamadığım bir çağrışım

numunesiz bir dalgaydı

senden bana çarpan

 

afili bir saksı değil sevdam

çiçeğin salındığı bahçeyse yaşam

ben sadece toprağım

sana yanan.

 

 

                                     bengisu uzun

 

 


 

 

aykIRIEDEBIYAT

20 haziran 2011 SAYI:74

 

h-aykIRabilenlere…

 

SAHİBİ:OKUYUCULARI

 

büşra demirağ, mustafa ayrancı,

bengisu uzun, nihat kaçoğlu, atilla akın,

gülcan germen, şerif kutludağ,

ahmet uysal, oğuz atahan başaran,

bahar cebeci, yunus emre tozal, emrah ayhan

 

www.aykiriedebiyat.com,www.aykiriedebiyat.blogcu.com

adres:gümüş küpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

emrahayhann@hotmail.commetahcakko@hotmail.com

SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR




Powered by Aykırı Edebiyat | Aykırı Edebiyat tarafından yapılmıştır.