YUDA ÖPÜCÜĞÜ

I.

 

Rivayet olunur ki Hz. İsa’yı ihbar eden hain, İsa’nın havarilerinden Yuda adında biridir. Ya da gerçek ismiyle Yahuda İskaryot.

 

Hz. İsa’yı onu yanaklarından öperek ihbar edeceğini söylemişti, Hz. İsa yemekten sonra zeytin bahçesinde gezerken  Yuda ona yaklaştı ve riyakarca yanaklarından öptü, o zaman askerler İsa’nın üzerine atıldılar .. Yuda’nın öpücüğü, bir ihanet resmi. O gün bugün Yuda batı sanatında içinden yılan çıkan bir kadehle simgeleştirildi..

 

Askerler üzerine üşüşünce en sevdiği havariler onu terk ettiler. En güveniliri, en sadığı olduğu düşünülen Petrus bile üç kez inkâr etti İsa’yı.

 

İsa öldürülecekti, karar çıkmıştı. Filistin’de Roma temsilcisi Vali Pilatus tarafından da bu kararın onaylanması gerekiyordu. Pilatus İsa’nın masum olduğuna inanıyor, onun kurtulması için de içten içe planlar yapıyordu ama başaramadı. Çarmıh kararı hükümet konağından çıkmıştı.

Vali Pilatus halkın gözleri önünde ellerini suyla yıkadı ve suçunun olmadığını bu şekilde ima etti sanki. Bu su Pilatusun kefareti oluyordu. Ya da Pilatus öyle olmasını umuyordu.

 

Hepimizin hayatında bir Yuda öpücüğü olmuştur ya da bir Petrus riyakarlığıyla karşılaşmışızdır ve ya masum olduğunu iddia eden bir Pilatus tanımışızdır..

 

Birlikte yürüdüğünüz yollar tükenmiş artık bir kesişme noktasındasınızdır ipler koptu kopacaktır, siz yaptığınız amellerin neticesini umarken hesabınızda olmayan gelişmelerle karşılaşırsınız. Yuda sizi öper, Petrus üç kez inkar eder sizi ve Pilatus masum olduğunuzu söyler fakat çarmıha yollar sizi.

 

Siz sırtınızda erguvan çiçeği renginde bir elbiseyle, yüreğinizde burkulmalarla, infiallerle ve yüreğinizin üstünde yanan ve acı veren bir ateş topuyla yürürsünüz çarmıha..

 

Ağlarsınız içinizden, ama akmaz göz yaşlarınız.  Pilatus çıkarır elbisenizi ve “Ecco Homo” der (işte insan, işte o adam!) . çarmıha yaklaşırsınız son kez bakarsınız kavminize ifadenizde ızdırap vardır, ölmekten korkmazsınız o an ama ihanet içinize oturmuştur. Çarmıh geçirilir sırtınıza ve Golgotha’nıza doğru sırtlarsınız çarmıhınızı, bir ara sendelersiniz ama güçsüzlükten değil ızdıraptan ..

 

İsa golgothaya çıkarken tökezlemeden önce

Önü sıra sendeleyip ayağı burkulan bendim

Yar idim dulda saydı beni açmak isteyen gonca

Dert oldum hiraya beni teskine geldi efendim

                                                    ( i.özel)

 

İki hırsızın arasında götürülürsünüz ölüme ızdırapla geçersiniz kendinizden..

“ Tanrım! Tanrım! Beni niye terk ettin!” diye haykırırsınız..

 

üç meryen kalır yanınızda..

 

“ilk taşı, içinizden günahı olmayan atsın”

 

Hepimizin hayatında vardır bir Yuda öpücüğü. İhanet dokunmuştur bir gece vakti yüreğimizin en tenha yerinde. Bir ateş ülkesinden geçerken aşkın yalın tarihine akıtmışızdır gözyaşlarımızı.

 

hikmet kızıl

 

BU BENİM HAYATIM DEĞİL

 

İyi değil

bu hiç iyi değil

Felç gibi aklımdan aşağısı

 

Şaşkın duruyorum,

Ayakta alkışlıyorum

garip yörük yalnızlığımı;

Yaz kış mağaralarda

ama göçebe…

 

Dilimde sevmiyorum artık o kelimeyi

Söylesem gülersiniz:

Aşk…

Tercüme şiir gibi;

olmuyor olmuyor

Kelimeler tutsa da kalbim almıyor

 

Ben bu hayatı her gün her gün

Ölümden arttırıyorum

zor oluyor

 

Tarkan ben,

ağır çekim büyüyorum

Çınar değil

insan değil

çiçek değilim

 

Bu benim hüzünlü aksanım

Yalnız çocukluğumdan kalma

 

Küser giderim az kaldı

İnanılmaz az,

İnanma…

 

tarkan başer

 

BİRİ’YLE DİĞERİ

 

“Dur” dedi biri,

Arkasına dönüp baksa

Duyacaktı diğeri.

Biri’nde söz kalmıştı,

Diğeri’nde cesaret.

Gurur muydu acaba,

Yoksa başka bir şey mi?

 

Engel her neyse

İçi yakan aynı şeydi..

Biri söylemedi

Diğeri hiç öğrenemedi..

 

Aslında aynıydılar,

Aynı zamanlarda.

Birbirlerindeydiler,

Gecenin kör karanlığında,

Habersiz..

 

Bir fısıltı esip gelirdi,

Oldukça hafif,

Ilık ama titreten;

Gözleri buğulandıran,

Dudakları gülümseten..

 

Telefona değerdi eller

Aynı zamanda,

Ekrana bakardı gözler..

 

Yazık ki;

Biri söyleyemedi,

Diğeri hiç öğrenemedi..     

 

çiğdem burhan

 

Garip Adına Bir Masal (4)

 

Garip iş getirir. Anı’nın karşısına oturur. İşi anlatır. Anı onu dinlerken, gözleri küçücük kulaklarında, hoş burnunda, beni öp diyen dudaklarında, dolaşır. Anı gözlerini gözlerine getirdiğinde o hala Anı’ya bakar anlatmaya devam eder. İki kere çalan telefonu açar. Anlattığı iş bölünür. Garip kaldığı yerden devam ederken Anı gözlerini burnunda ve dudaklarında gezindirir. O sırada tekrar gözlerini gözlerine getirdiğinde karıştırır anlattığını Garip, kekeler ve gözlerini kaçırır. Kaçırdığı gözleri bu sefer üstünde giyindiği beyaz boğazlı kazağında gezinir, belirgin göğüslerinde; takılıverir. Tekrar gözlerine bakar. Bu sefer gözlerini kaçırmaz. İşi anlatmaya devam eder. Örnekleri masanın üzerine bırakır.

Yolcu vagonunda o yoktur. Oturur yerine. Gözünü kapar, uyur pozisyona geçer.

Onu görür.

Beraber, dörtgen kutunun içinde aşağıya inerler.

Yavaşça ona yaklaşır.

Dudaklarına dudaklarını dokundurur.

Seni seviyorum Garip.

‘Seni seviyorum.’

Gözleri Garip’in üstündeki kırmızı gömleğinin çizgili küçük karelerine takılır. Üzerine mavi kazak geçirmiştir.

Gözleri hala küçük karelere bakar. Zincir sesleri gittikçe çoğalır.

gülten ağrıtmış

 

KAPI TOKMAKLARININ DİLİ VARDI

 

Katlı katlı binalar yokken, betonun henüz yapıdaki saltanatı keşfedilmemişken de binalar vardı elbette.

Aslına bakarsanız bizim barınma kültürümüzde yurt adı verilen çadırlar vardı ilk önce. Bir gencin evliliği öncesinde ona ait bir yurt kurulurdu. Toy düğünün ardından gelinle güveyi bu çadıra girerdi. Bu şekilde somutlaşan yeni aile düzeni kurulmasına da gençleri yurt-yuva sahibi yapmak denilirdi.

Çadıra “eb” sonra da “ev” denildiği için zaman içerisinde bu sefer yeni evlendirilen gençler için kullanılan yurt yuva sahibi eylemek sözünün yerine bir de ev-lendirmek, terimi çıktı. Zaman içerisinde her iki söz de Türkçemizin bir zenginliği olarak bugüne kadar kullanılageldi.

Yerleşik hayata geçiş döneminden itibaren atalarımız dünya yapı mimarisi içerisinde tamamen doğal malzemeden oluşan bir yapı tarzını benimsemiş, taş, ağaç, kerpiç, kiremit gibi malzemelerle en basit ve kolay bir şekilde ev yapımını gerçekleştirmişti.

İster bir avlu içerisinde, isterse yola sıfır bir duvarla yükselen bir ev olsun, evin en önemli bölümü olarak kapılara özel bir önem vermiştir bizim milletimiz. Bu önem kapının yapısından ziyade ev için ifade ettiği sosyal temsilden kaynaklanmıştır.

Evlerde ve devlet dairelerindeki bu tür ağaçtan yapılmış ana kapılara ‘cümle kapısı’ denirken, İstanbul’da “bab-ı âlî” devlet kapısı anlamında ‘yüce kapı’ adı verilmiştir. Kapıdan hareketle de kapıda kalmak, kapı beklemek, dip yatıp kapı gözlemek, kapı dibi komşu(olmak), kapının önünü süpürmek, kapı gibi adam (olmak) ve daha nice, kapıyla ilgili çok güzel sözlerimiz olmuştur güzel Türkçemizde.

Bu tür geleneksel ev yapısına sahip olan Anadolu’nun çok yerinde ana kapılar kilit bilmezdi. Evde olmayan insanlar kapının iki kanadı arasına ya ip bağlarlar ya da basit bir telle birleştiriverirlerdi. Bunların cisim ya da eşya dili, “Biz evde yokuz. Misafirliğe gittik.” Ya da konu komşuya, “Biz evde yokuz. Gelip geçerken bizim eve de göz kulak oluverin.”demek istenirdi. Hani hırsızlık ya da uğursuzluktan değil de yaramazlık yapan çocuklar olursa onlara karşı bir koruma ya da uzaktan yakından bir tanıdık ya da bir yabancı gelirse komşuların onunla ilgilenivermesi için bir istek ve bir işarettir bir anlamda.

Daha düzenli yapılmış iki katlı ev düzenine, şehirlerde de hanay veya konak tarzı ahşap bina tarzına geçilince üst kattan ya da geniş bahçenin bir köşesinden duyulması için cümle kapısına yerleştirilen demir bir zemine vurarak ses çıkarması için kapı tokmakları takılır olmuştur.

Ne var ki kapılara konan tek bir tokmağın sesi kapıya gelen kişinin veya kişilerin cinsiyetini belli etmediği için zaman zaman misafir karşılamada ya da kapıya gelen satıcılarla ya da tanınmayan kişilerle muhatap olma konusunda sıkıntılar yaşanır olmuştu.

İşte bu sıkıntı içerisinde atalarımız kapılara konan tokmak konusunda çok zarif, ince ve nezaketli bir çözüm üretmişlerdir. Kapıya bir yerine iki tokmak koymuşlardır. Bunlardan çalındığında “tok…  tok…  tok…” diyerek kalın ses çıkaran tokmaklar erkekler için kullanılmaya başlanmış, “tık… tık… tık…” diye ince ve zarif şekilde ses çıkaran tokmaklar ise kadınlar için kullanmaya başlanmışlardır. Dolayısıyla kapıya gelen kişinin çaldığı tokmağın çıkardığı sese göre gelenin cinsiyeti de anlaşıldığı için kapıya çıkması gerekenler çıkmış diğerleri ise sessizce sükût etmişlerdir.

Bizim çocukluğumuzda evlerimiz toprak damlı evlerdi. Öyle cümle kapısı filan söz konusu değildi. Kapı önüne gelenler erkekse yüksek sesle, “Ev sahibi!.. Amca, dayı, bizim oğlan!..” diye bağırarak konu komşuya da geldiklerini duyururlar, bir eve sessizce girmezlerdi. Benim Zühtü amcam bu konuda çok özeldi. Kapı önüne gelmeden daha başlardı bağırmaya, “Hilmi ağa!.. Amca, dayı, gara sağdıç!..  Evde kimse yok mu?” Geldim ha!.. Gidiyom ha!.. Davran bizim gelin daha sofrayı yazmadın mı?” Biz en çok da bu amcamızı severdik, bu teklifsiz, deli dolu tavrından dolayı… Onun bu şekilde davranışının sırrını yıllar sonra çözdük hayal dünyamızda. Meğer eve gelişini duyurmak istermiş konu komşuya. Evde olanların kendilerini toparlamasına fırsat vermek istermiş.

Düşünüyorum da şimdi, ses iletme cihazlarıyla katlı binaların kaçıncı katında olursak olalım apartman girişine gelen birisi zili çaldığında konuşmak mümkün oluyor. Hatta görüntülerini görmek bile mümkün oluyor artık. Ne var ki, zil çalınca cevap verenlerden tokat gibi bir ses yayılıyor çoğunlukla ortalığa; “Kim o?” Oysa öyle miydi ya!.. Bizim kültürümüzde “Buyurun, ya da buyurun efendim! Kimi aradınız? Hay hay!.. Tarzında zarif sözlerimiz vardı. Kapı zilini çalanların da dilinde, “Hanım kızım, hanımefendi, delikanlı, ben filanca… Babanızı aramıştım. Aradığımı söyler misiniz? Tarzında karşılıklı nezaket sözleriyle dolu güzel konuşmalar vardı.

Gönlü güzel insanlar, hayatın her alanında yarattıkları nezaketi kapı tokmaklarında bile sergilemişlerdi. Hani kapı tokmakları dedikse de, onların kimisi zarif bir hanımefendi eli tarzında, ya da bir pelikan boynu estetiğinde olurdu. Nezaket haddeden geçmemişti belki, yal ü bal olmamıştı, fakat kapılardaki aslı metal olan cisimler bile bir estetik kimlikle karşılar olmuştu misafirlerini.

Evet, bir zamanlar kapı tokmaklarının bile dili vardı…

şerif kutludağ

 

GÖKKUŞAĞINI KILICA KIN YAPTILAR

 

Her ne kadar savaş değil barış dese de şair, kılıca kın yaptılar gökkuşağını.

 

Çocukların renkli düşlerini de çaldılar sonunda. Daha adını bile doğru düzgün söyleyemeyen çocuklara silah tutup gökkuşağına ateş etmeyi öğrettiler. Gökkuşağı kurşunu yiyince yağmur da küstü ve yağmaz oldu artık.

Kurşunun ne suçu vardı ki insanlığa sıkıldı. Sağcı mıydı, solcu muydu, yoksa ülkücü mü?

Ya gökkuşağının suçu neydi?

Türbanlı mıydı? Emekli miydi yoksa işçi miydi? Ya da bir tarım işçisi miydi?

 

Çocukların rengine kurşun sıktılar, gökyüzü renksiz kaldı.

Yarına umutsuz bıraktılar daha düne kadar dünyada olmayanlar. Silah icat oldu mertlik bozuldu derler ya; silah icat olalı değil, silah çocuklara doğrultuldu mertlik bozuldu. Dünyanın mayası olan mertlik bozulunca dünyanın akordu da bozuldu.

Silah değildi dünyayı bozan; dünyayı bozmak için silahı icat eden insanoğlu.

Çocuklar da dâhil olmak üzere insanlar gün saymaya başladılar acaba hangi gün kendilerine sıra gelecek; hangi gün kendileri de savaşa dâhil olacaklar diye?

 

Gökkuşağını kılıca kın yaptılar. Yıllar savaş külleri getiriyor artık papatyalar yerine. Oysa hiç suçu yoktu onların. Tek suçları Ortadoğu’da dünyaya gelmiş olmaları. Tabii o da suç sayılırsa!

Başka bir suçları da yoktu. Ne teröristtiler ne de militan. Sadece dinimiz, dilimiz, bayrağımız dediler ve kurşunu yediler.

Gökkuşağı da kurşun renginde artık. Renkleri gitmiş.

Çünkü onun rengiydi çocuklar.

 

mesut şahin

 

Omurgasız Kalpler

 

Omurgasız bir aşktı bizimkisi, sen yıldızları biraz daha parlatmak isterken gökyüzünde ben ise katlı otoparkın en alt katında bir sevişmede buluyordum kendimi. Kendini bilmez bir madde gibi hafifçe kanına mı girdim bilinmez, her seferinde bana ilişkimiz kopuyor diyordun. Ben ise ''Kendimden koptum'' cevabını veriyordum. Biraz daha yıldızlar cilalandı şimdi atmosferin karnı doymuş olmalı birini daha yuttu sobanın içindeki taze odun misali. Islak bir aşktı bizimki. Ortak paydamız ikimizde bölsen bir pozitif sayı elde edemeyecek kadar masum bir o kadarda sinsi.

 

Aman tanrım ben sarhoş muyum? Neden hala gökyüzündeki yıldızları seyrediyorum? Ya da bakire kalmamış bir vücuda hala karın tokluğu besliyorum. Biraz daha düşünürsem yıldız gibi kaymak istiyorum ki öyle bir kaymak ki! 12 Eylül duvarlarından kalma duvarlar gibi duygusuz fakat bol kanlı kokuyorsun kıpkırmızı fakat sevgide kırmızıdır, Hangisi daha ağır basar bilinmez ama artık bir isyan var içimde, içim içimi yemeden sanırım sökülüp atılmış yedek parça kalpler için!

 

Biraz daha mı içmeliyim yoksa o bardak mı beni içmeli, ya da sarhoşluktan ayna karşısında doğaçlama şizofreni mi canlandırıyorum bilinmez ama sanırım ben seni çok özlüyorum be sevgili! Pahalı bir maldın kabul ediyorum yedek parçan yoktu belki de bundan çok özlettin kendini ama bilinmezliğin içinde düşünmek bir ümit katar ki geceye en son işkenceyi çekmek için daha erken be! Kaldır o koca kıçını pis iskemleden diyorum ki sadece demekle kalıyorum. Aman tanrım duyabiliyor musun içim içimi yemeden içimde isyan patlatıyorum ve hafif ünsüz harflerle de küfrediyorum dünyaya. Yedek parça kalpler için son kez soruyorum yoksa sen sarhoş musun tanrım?

 

burak yasin tunçlar

Yalnızlık

yalnızlık

 

    bu yalnızlık yok mu

    akça bir dolunay gölgesinde

    dere başında hışır hışır

    köklerim bir arguvan türküsü

    kirpiklerim yağmur kokuyor

    üstüm başım rüzgar

 

    çocukluğumdan kalma bilirim

    bu ağlamaklı his

    bu yorgun sonbahar

    nerden başlasam bilmem ki

    öyle anlatılmaz çalakalem

    öyle söylenmez ağdasız

    bastığım taşlar ağlayan su

    gecelerim uğul uğul

    hınzır çocuk uykusu

 

    ne hüzünlü kuşlar dinledi beni

    gittiğinden beri

    gözlerinde türkü söndürülmüş

    bir ihtiyarın kanatsız sözleri gibi

    yalın..

    üryan…

 

    ah bu yalnızlık yok mu

    taze gelin koynundan

    kına toplayan yetim kadar

    içimde koyun koyuna

    kandilsiz iki mezar

    birine beni gömdüm

    biri yalnızlığım kadar

 

ahmet uysal

aynalan

 

aynalan

 

Yüzündeki sivilceyi gösteriyor diye kırdığı dokuzuncu aynayı da çöpe attıktan sonra hırsla sokağa çıktı.

 

Sokak çok sıcaktı. Gelip geçen insanlara baktı ki zaten kendisi de gelip geçen bir insandı.

 

Yürürken, üniversiteden bir arkadaşı sandığı adama yaklaşınca yanıldığını anladı. “Keşke her yanıldığımızda bunu anlamak bu kadar kısa ve kolay olsaydı” diye düşündü.

 

Sıcak olmasına rağmen kalabalık bir gündü. İçinden, uzakta çok uzakta olan birine güldü. “O yanımda olsaydı belki farklı olurdu” dedi. Sonra “O farklı olsaydı belki yanımda olurdu” diye gülümsedi.

 

Sonra kalktı oturduğu banktan sahile doğru baktı. Biraz yürüse iyi olacaktı. Ama bu sıcakta bir hayli zordu. Yoldan geçen birine saati sordu. İkiye geliyordu.

 

Yine “sivilcesi” geldi aklına. Onu hemen de sahiplenmesine sinir oldu sonra: Nereden “sivilcesi” oluyordu?

 

Sadece “sivilcesi”ni göstermeyen yeni bir aynaya ihtiyacı vardı, o kadardı.

 

Hemen kliması olan bir mağazadan içeri daldı.

 

Adı Nalân’dı.

 

Hayatı yalandı.

 

ahmet koçak

SUS(A)MAK

 

SUS(A)MAK

 

Bu şehri bir yerden ısırıyor gözüm

Çocukluğum sende mi kaldı?

 

Susuyor yapraklar

Susuyor yüzüm

 

Lal birer şarap oluyor

Bulutlar

Kanıyorum

 

Susuyor şehir

Susuyor toprak

Yağmur nazlanıyor

 

Sana ait ne varsa paslanıyor.

 

efsun emel canpolat

 

 

aykIRI EDEBIYAT

14 ağustos 2010 SAYI:65

h-aykIRabilenlere…

SAHİBİ: OKUYUCULARI

 

hikmet kızıl, tarkan başer,

çiğdem burhan, gülten ağrıtmış,

şerif kutludağ, mesut şahin,

burak yasin tunçlar,

ahmet uysal, ahmet koçak,

efsun emel canpolat

 

www.aykiriedebiyat.com  www.aykiriedebiyat.blogcu.com

adres: gümüş küpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

emrahayhann@hotmail.com metahcakko@hotmail.com

 

SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR




Powered by Aykırı Edebiyat | Aykırı Edebiyat tarafından yapılmıştır.