aykiri60

Testi

TESTİ

Testi seni testi seni

Çamurdan kim kesti seni

Yar dudağı değdi diye

Boynundan kim astı seni

Oynadılar naza geldin

Yoğurdular haza geldin

Yandın yarin dudağında

Dilsiz kaldın söze geldin

Vay başıma vay başıma

Cahil geldin bu yaşına

İçi boşsa bir testinin

Neye yarar tek başına

Merhem merhem dirilse ne

Şerha şerha yarılsa ne

Can derdine düşen testi

Yar yoluna kırılsa ne

Perişanım nasıl etsem

Yar yoluna yardan geçsem

Kalbi kırık testi gibi

Kanmam yine çeşme içsem

tarkan başer

fark 

Gördüğümde onu ilk, tam da bu cümlenin düz halini kafamda kurguluyordum. Ancak bunun sıradan bir giriş olacağına kanaat getirmiş olmalıyım ki, böyle virgüllerle, noktalı virgüllerle bezeli, ne idüğü belirsiz; aklım sıra akıl oyunlarına dayalı, hasbelkader çetrefilli cümlelerle örülü, bir iş yaptığımı sanmama neden olacak, bu cins yola başvurdum.

Gördüm. Gördüm ama fazla uzatmaya gerek yoktu. Daha dün oturup, ucu bucağı belli olmayan, kerameti kendinden menkul bir öykü devşirmiştim. Şimdi hiç gerek yoktu. Üstelik şartlar namüsaitti. Elimde topu topu, üzeri yağ zerrecikleriyle donanmış bir servis peçetesi ve iki ucu açık küçük bir kurşun kalem vardı.

Şimdi bu üçüncü paragrafa geçerken onu ilk gördüğümde aklıma gelen şeyi sizlere söylemeyeceğim. Çünkü bunu söylersem gördüğüm şeyin ne olduğunu da sizlere açık etmiş olurum. Ama bunu istemiyorum. Mesela şimdi palto desem? Cıkk olmaz! Ne gerek var. Şöyle bir son, siz değerli okuyucularımın zihin haritasını daha da bulanıklaştıracak, ben de başarımı görüp ne kadar da anlaşılmaz ne kadar da girift bir kişilik olduğum yönündeki iddialarıma yeni bir delil bulmak hevesinden dört köşe olacağım.

Siz ne derseniz deyin, onun ilk gördüğümde, böyle bir son olacağı aklımın ucundan bile geçmedi. Bu konuda bildiğim tek şey, benim gördüğüm şu şeyin ne olduğunu öğrenip; bunları okumadan önceki halinizle şimdiki ahvaliniz arasında ne gibi bir fark olacağını hiçbir zaman öğrenemeyecek olmamdır.

Elimde olsaydı peçeteyi yırtıp atardım. Ne yazık ki içimdeki müphemiyet dürtüsü yine galip geldi.

Hadi siz kazandınız.

Her şey yedi paragraftan ibaret.


Tıraş

Koltuğa oturdum. Tıraşa başladı. Konuşmadan, emin bir şekilde işini yapıyordu. Sıra enseme geldiğinde yorulan elini dinlendirmek için durdu. İşte tam bu arada, ee niye sormuyorsun? dedim. Neyi, dedi. Nereli olduğumu, ne iş yaptığımı filan dedim. Durdu. Buralısın, X Üniversitesi Y bölümü son sınıf öğrencisisin. Aynı zamanda yüksek lisans hayalin var, dedi. Şaşkındım. Ürkekçe aynadan gözlerinin içine baktım. Tıraşa devam etti. Bitene kadar ne ben bir şey söyledim ne de o.                                      

 

fatih parlak

Aynadam

aynadam

Bir ayna… Karşısında bir adam. Adamlıktan çıkmış hani. Saç baş yolduran cinsten. Yolunacak denli uzamış sakalı. Göz çukurları mor mor.

Bir adam… Karşısında bir ayna. Gökyüzü gibi. Aynalıktan çıkmış hani. Bakınca bulutlar gözüküyor içinde. Yağmur damları. Damlalar ıslak ve sessiz.

Adam bir aynaya bakıyor bir de bulutlar gibi kıvranan aksine. Adam bir bulutlara bakıyor bir de ayna gibi kendini gösteren yağmur damlalarına. Adam bir hayata bakıyor bir de gözlerini kapatıp eski zamana. Adam bir eskinin hikayesine dalıyor bir de geleceğin hayaline.

Bir adam yüreğinde onulmaz yaralarla aynanın karşısında raks ediyor. Bir ayna olanca ruhsuzluğuyla adama bakıyor. Bir adam güzel hayallerle hülyalara dalıyor. Bir ayna hasedinden çat diye çatlıyor.

Adam bakıyor ruhsuz ruhsuz duran aynaya. Şöyle baştan aşağı süzüyor onu. Zannım o ki gözüne de kestiriyor hani. İhtimal yakasını buruşturacak. Ama kendini görüyor sanki de duruyor bu defa. Duruyor ayna da şöyle bir bakıp adama.

Adam kendi kendine konuşacak oluyor. Kızıp bağırmak istiyor. Öfkelenip sövmek istiyor. Sonra bakınca hicabından kızarmış aynaya, susuyor yutkunarak dilini. Düşünmek istiyor sayıklamak istiyor uykusunda. Ama başını koyunca yastığa bir de bakıyor ki uyumuş ayna.

Adam kaldırıp başını bir sigara yakıyor. Aynanın içinden dumanlar fışkırıyor. Sonra taze demlenmiş çayın buğusu. Bu arada nedense konuşacak oluyor ayna. Ancak dumana boğulmuş gibi sesi çok derinden geliyor. Adam şaşırıyor. Boğuk sesi arıyor. Hani aynadan da beklemiyor. Etrafına bakarken bir öksürük sesi duyuyor ve gerisini de hatırlamıyor.

Adam kaldırıyor başını çaydanlığın üzerinden. Bayılmış olduğunu anlıyor. Ama anlayamıyor kafası neden demlik gibi. Sonra etrafa bakınıp toplamaya başlıyor yerden aynaya yansıyan cam kırıklarını.

Uzun uzun feryat ediyor ayna. Bedeninden sökülen her cam kırığından sonra. Uzun uzun düşünüyor adam nasıl bu kadar canını acıtmış olduğunu aynanın. Sonra tekrar düşünüyor ve hayret ediyor kendine. Duyup da anlamlandıramadığı sesler aynadan geliyor aslında. Aslında görmek yetmiyor, duymak da gerekiyor bilmek için. Ağlamak da gerekiyor.

Adam ağlamaya başlıyor. Sonra duymaya. Sonra dokunmak istiyor. Aklından neler neler geçiyor da utanıp söyleyemiyor. Sonra yaklaşıyor usul usul. Yaklaşıyor ince ve narin. Yaklaşıyor sessiz ve edilgen. Dokunmak için ki dokunuyor nitekim.

Ayna ürperiyor bir süre. Teninin diken diken olmuş hali adamın ellerini kanatıyor. Adam elini çekiyor hemen. Gözlerinden yaşlar süzülüyor yanağına doğru büyük büyük. Seni seviyorum, diyor ayna. Ama aynı zamanda ellerini kesiyorum. Dokunmaman için bana ve dahi başkasına. Çünkü senin ellerin benim. Çünkü ben senin ellerinim.

mustafa kemal sağlam

hubut ve ifrit

I.

Umarsızlık…

Esrik, başıboş, seyyal gölgeler

Ansızın döşümüzde sağanak bir acı,

Sapan taşlarında ölen insanlık,

Bütün sözcüklerin nihayeti…

Bir cümle, bütün kalpleri öksüz bırakır,

Şuramızdan bulvarlara dökülür çocukluğumuz.

Hüzzam bir eylül tadı

Kapımızda akşamlar, hazin gecelere ulanır,

Yağmur bir seher tadında..

II.

Umarsızlık…

Yıldızları kayıp bir çağın çocukları,

Yana toprağın buğusu

Kekre bir tat…

Bir sır yeniden

Ve bir ayrılık,

Yüz yüze, usulca.

Lirik ve kederli şiirler

Şuara semtinde kayıp gölgeler..

Munis bir acı,

Bir kağıt aklığından

Moderne bulaşan ins…

Kocaman bir karanlık,

İnsanlığımızdan utandıran…

İpotekli yaşamlar

Savruluyor sözler,

Bir dağ bir nehir,

Hepsi hepsi yaşamak.

Genzimizde acı bir tütsü

Çığlık çığlığa bir sessizlik,

Bir şair öldü belki

Ya da bir çocuk…

İki güneş ırmağı göz,

bir yürekte batıyor

sussam ölü diyecekler,

konuşsam recm…

III.

Öfkeli… tedirgin…

Sükut-u hayal, bir kalp çarpıntısı

Bir intihar, bin telaş,

Ecel ve emel,

Acıyı koynunda büyüten çocuksuz anneler.

IV.

Bilirim deniz öpülmez

Halelidir ay dediğimiz,

Bazı gözler denizdir , mukim…

Bütün dilleri bilsem de mavi yetimdir,

Ruhunu moderne satmıştır,

Masallarını yitirmiş uygarlık…

Uçup gitmiştir denizin mavisi,

Eflatun bir ölüm,

Gökyüzü aynı,

Söylenmemiş mısra tadında,

Yalansız, hilesiz, riyasız bir soluk…

V.

Hiç durmadan yağmur yağsın,

Buğusunu camlara çizerim en çocuk yanımla,…

Başımı sessizce koyarım omzuna

Tanıdık kederler adına,

Işıkları yanmayan evler adına,

Mavisini yitirmiş denizler adına,

Gürültüsüz, kavgasız

Sözcükler adına…

VI.

Erguvan gecenin burcunda bir tuhaf şarkı,

Şavkını sevdanın müebbetine sürmüştür,

Zamansızlığın hatrına

Eylülün hatrına

Gül-ü reyhan hatrına

Kuşatma içimdeki sevinci..

Ağuları alınmamış bir dünya kaldı elimde,

Hadi ver ellerini

Ölümse birlikte ölelim…

Ben ki ustayımdır ölmeklerde.

Özlemleri kutsayan başaklar için,

Senin için,

Sensizlik için,

Bütün yalnızlar için,

Şarkısı bitmiş albümler için,

Behramoğlu için;

“bu aşk burada biter ve ben çekip giderim

Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver

Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim

Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider”

İyi günler sevgilim…

hikmet kızıl


gayrı bizim elin karaçalısı’

Bulvarda sapsarı yapraklar geniş kaldırımda dalgalanıyor, güze has o solgun ışık vitrinlerde kırılıp caddeye akıyor. Kendimi o camların birinde görüyorum. Amerikan filmlerindeki alkolik polis eskilerine benzetirdi bir dostum beni; haklıymış! Annem, çirkin oğlum, diye severdi beni. Gerçekmiş bu da! Kravatı kaymış, ayakkabıları tozlu, saçları dağınık, terli ve uykusuz bir adam.

Bu benim! Sokaklarda pislik içinde yaşayan herifler görürsün ya bazen, ‘nasıl bu hale geldi’ diye düşünürsün, işte böyle oluyor demek ki, yavaşça oluyor, kendini o sahnede buluyorsun.
Babamla konuşuyorum hep. On yıldır böyleyiz, bitiremedik muhabbeti! Atkestanelerinin altından geçerken, ‘benim burada ne işim var baba’, diyorum.

‘İstediğin bu değil miydi?’ diyor. ‘Dört tarafı dağlarla çevrili bir kasabada ömrünü tüketmek istemiyorum!’ diye konuşmuştun.’
‘Ben de neler yumurtlamışım öyle! Artık böyle iddialı laflar etmiyorum.’
‘Yaşın ilerleyince anladın hanyayı konyayı.’
‘Demek ki…‘
Gençken bir şapşal olmaktan kurtulamıyor insan.
Yaşlandıkça da, pişman olmaktan!

‘Sen kime çektin böyle. Şu perişan haline bak! Annen seni böyle görse ne der!
‘Baba, sen hayatayken bu kadar konuşmazdın, hatta hiç konuşmazdın. Sobanın başına geçip uyuklardın. Bir soruya on beş dakika sonra karşılık verirdin.’
‘Sen de tertemiz bir çocuktun!’
‘İnsan her gün bir bataklıkta boğuşurken temiz kalamıyor.’
‘Lafı dolandırma!’
‘Başkası olsa bu konuşma burada biterdi ama, neyse. Bilmiyorum. Bana ne oldu bilmiyorum. Hiçbir şey olmadı belki de. Ne olabilir ki. Yıllar geçiyor, hepsi bu. İşte burada yaşıyorum. İşe gidiyor sonra eve dönüyorum. Bazen bu caddeye uğruyor, vitrinlere bakıyorum.’
‘Ya kadınlara’
‘Onlara da bakıyorum. Sonbaharda ışıktan mı nedir daha güzel oluyorlar. Bir de gözlerim bozuk ya, hiç çirkin görmüyorum. Bu solgun havada bütün kadınlar güzel görünüyor.’

‘Annen nasıl?’
‘ İyi.’
‘Aranız?’
‘Harika! Ciddi söylüyorum. Sanırım artık seviyor beni.’
‘Her zaman sevdi seni.’
‘Biliyorum!’
‘Kavgalarınız bitti demek, ne güzel’
‘Sakinleştim ben! Kuzu gibi bir adamım.’
‘Kurt kuzu oldu ha?’
‘Şu gökyüzü kadar sakinim baba!’
‘O barut gibi çocuğa ne oldu böyle?
‘Hiçbir şey. Annemin dediği gibi, burnum sürtüldü.’
‘Çok öfkeliydin. Aslında severdim bu yanını.’
‘Haklı bir öfkeydi, biliyorsun. Kendimi savunuyordum, daha doğrusu ailemi.’
‘Biliyorum.’
‘Artık savunacak bir şey kalmadı pek. Bana yapılanları da genelde görmemeyi tercih ediyorum. Ciddi bir şey değilse, bütün kavgalar anlamsızdır. Kimsenin düşmanı olmayacak kadar da sade bir hayatım var.’
‘Sade bir çocuktun sen. Hep öyleydin. Sessiz. Dünyaya kapalı bir çocuk.’
‘Sır küpü’, derdi annem!’
‘Evet, evet, sır küpü, hatırladım şimdi. ‘Bu gün okulda neler yaşadın bakalım?’ diye sorardı sana, sense, ‘hiçbir şey’ derdin. Ablan bülbül gibi şakırdı oysa.’
‘Okullardan hiç hoşlanmadım ben!’
‘Neyden hoşlandın ki’
‘Annem gibi konuştun şimdi!’
‘Kötü mü yani?’
‘Yoo, sadece onun gibi…’
‘Öyle görünüyordun. Çok az şeye ilgin vardı. Çivilerle oynuyordun. Hem unutma ilk oyuncağın bir kazandı.’
‘O kazanı seviyordum. Çok şeyi seviyordum. Şimdi bile. Şu ışığı mesela! Rüzgârda yaprakların sağa sola uçuşunu. Kaldırımdan yükselen rüzgârı, taze simit kokusunu, atkestanelerini, akşam saatlerindeki telaşı…’
‘Atları ve yunusları. Penguenleri ve serçeleri…’
‘Bunları nereden biliyorsun?
‘Ölüler hiç ummadığın şeyleri bilirler!’
‘Benim için ölü değilsin baba.’
‘Bu beni mutlu etti.’
‘Hep benimlesin. Bir baba oğlunda asla ölmez. Senin için iyi bir evlat olamadımsa da.’
‘Böyle söyleme.’
‘Evet, bu son sözü boş ver! Gereksiz hissiyata kapılmayalım.’
‘Sadece biraz karmaşık bir çocuktun’
‘Akşam yemeklerimiz ne güzeldi. Yer sofrasına dizilirdik. Küçük kavgalar ederdik. Sen değil ama annem olmadığında o sofrada eksik bir şey varmış duygusuna kapılıyorduk.’
‘O duyguya ben de kapılırdım’
‘Annemim böyle bir gücü vardı.’
‘En önemli yemek sofraya gelmemiş gibi.’
‘Evi ev yapan oydu!’
‘Sen de öyleydin.’
‘Yorgun görünüyorsun.’
‘Yorgun, perişan! Aldırma, her zaman böyle değilim, madem ölüler birçok şeyi biliyor, bunu da bilirsin. Zor bir gün oldu, bazı günler bitmiyor sanki bir de aramızda kalsın, gömleğim ütüsüzdü. Sızmışım televizyonun karşısında, sabah da erken gidiyorum işe.’
‘Yalnızsın!’
‘Baba, ailede herkes kalabalık nasılsa, bırak ben de tenha olayım.’
‘Çivilerinle mi oynuyorsun evde.’
‘Başka oyuncaklar buldum. Bu konuda yaratıcı olduğumu teslim edersin.
‘Ayakkabının içini kum doldurup kamyonculuk oynamak gibi’
‘Evet, az şeyimiz vardı o zamanlar, o yüzden çabuk mutlu oluyorduk ya.’
‘Şimdi mutsuz musun!’
‘Mutsuzluk nedir bilmiyorum baba, mutluluk nedir bilmediğim gibi. Yaşıyorum sadece. Onlar yalnızca kelimeler.’
‘Kelimeler, deyip geçme, insanlar artık kelimelerde yaşıyorlar.’
‘Peki sen, seninki nasıl bir yaşamak?’
‘Senin belleğinde yaşıyorum. Birden bir perde açılıyor, bir koku yapıyor bunu bazen, bazen de bir kelime, bir ses, ya da ışığın oyunları, günün bazı saatlerinde içinde düğümlenen bir duygu, bir yüz, bir bakış, bir eşya…’
‘Ne güzel ifade ediyorsun kendini.’
‘Ben değil sen konuşuyorsun.’
‘Ben deli miyim baba!’
‘Sen hep deliydin be evlat!’
‘Ne olacak şimdi?’
‘Böyle devam edeceksin.’
‘Akşam oluyor.’
‘Eve git, bir banyo yap ve uyu.’
‘İşte şimdi gerçek bir baba gibi konuştun!’
‘Bunları yaz, konuşmalarımızı yaz. Dünyadayken konuşmadığımız için sana iyi gelecek. Yaz, çiz, eskiden olduğu gibi.’
‘Eskiden…’
‘Oğlan ne yapıyor?’ derdim annene. O da, ‘yine bir şeyler yazıp çiziyor’, derdi.’
‘Kızarak tabi.’
‘İçine kapanmanı sevmiyordu, hepsi bu.’
‘İçime değil odaya kapanıyordum.’
‘Şimdi?’
‘Sonraki yıllarda çok açılmışım meğer. Şimdi yeniden odama dönmeye çalışıyorum baba.’
‘Çivilerine, kalemlerine, kazanına?’
‘Çok fena terledim. Sana hiç çekmemişim bu konuda. Vitrindeki adam durmadan terliyor baba.’
‘İçeriden biri gelip baktı sana, fark ettin mi, bir kız.’
‘ Evet, farkındayım. Sigara içiyormuş bahanesiyle beni denetliyor. Hiç babasıyla konuşan bir yorgun adam görmemiş sanki.’
‘Yüzünü buruşturdu üstelik.’
‘Öyle mi, vay küçük orospu’
‘Kılık kıyafet önemli, biliyorsun, görüntüler dünyası bu.’
‘Bir şey geldi aklıma: On on beş yıl oluyor baba, sen dünyadaydın daha, göreve başladığım ilk aylar. Suyu bile olmayan bir köye tayinim çıktı. Odun yok. Su yok. Hava buz gibi. Saman Pazarı’ndan çıra aldım. Soba yakmak için. Çok büyük bir alış veriş merkezine giriyorum. Elimde valiz. Valizde felsefe

kitapları ve bir bağ çıra. Çıralar valizi delip kenarından çıkmış. Üstüm başım felaket, güvenlikte de bir kız oturuyor, herkesi arıyor tabi, beni kenara aldı. Baba, o kızın yüzündeki ifadeyi görmeliydin. Bana zenciymişim gibi bakıyordu. Saç sakal karışmış bir adam, valizinden çubuklar çıkan garip görünüşlü biri. ‘Siz geçin geçin!’ dedi beni azarlayarak. Beni o elektronik cihazdan geçirmeye layık bulmadı. ‘Beni aramayacak mısınız?’ dedim. ‘Valizde ne olduğunu sormayacak mısınız?’ Vebalıymışım gibi uzaklaştı yanımdan.’
‘Bunlar halis çıra, sizden iyi kokar’, deyip güldüm. Bir daha bakmadı bile bana. Uzamış sakalım, delik valizim, kitaplarım ve çıralarımla kenardaki ışıklı kaldırıma oturdum. Seni düşündüm. Dünyayı, insanları, her şeydeki acıyı…
‘Çok mutsuzdun o günlerde.’
‘Sevmiyordum o işi. Yoksa su, odun, ıssız taşra hayatı, bunlar değildi mesele.
Ama okumak için harika bir zaman yarattı bu iş bana.’
‘Kendini unutturdun.’
‘Kendimi silmeyi hep sevdim, görünür olmak yoruyordu beni. Orada beş sene geçirdiğimi düşünürsek.’
‘Bazen öldüğünü falan düşünürdük.’
‘Güzel yıllardı yine de. Telefon yok, televizyon yok, ne de gereksiz insan kalabalığı.’
‘Artık eve gitsen iyi olur.’
‘Yarın çok şık giyinip bu vitrine geleyim bari.’
‘İnsanlara kızma.’
‘Kızmıyorum, gerçekten, dedim ya sana, gökyüzü kadar sakinim.’
‘Gökyüzü hep sakin değil ama. Karardı şimdi.’
‘Bu şehrin ekimi harikadır, baba!’
‘Ekim güzel bir aydır, bizim oralarda da.’
‘Seninle buğday ekmiştik bir keresinde, ama kasımdı. İlk defa yaptığım için unutmuyorum.’
‘Hatırladım ben de. Soğuk da bir gündü ha. Heybeyi sana yüklediğimde altında kalacağını sanmıştım.’
‘Bıyık altında güldüğünü görmüştüm.’
‘Farkındaysan, çok fazla anılarında yaşıyorsun. İyi bir şey değil bu!’
‘Seninle konuştuğum için böyle oluyor. Hem artık kırkına doğru giden bir adamım ben. Saçlarım seninki gibi ağarıyor.’
‘Ya kafanın içi?’
‘Orası da değişti. Sana kızamayacağım yaşlara geldim. Çaresizliğini anlıyorum artık. O zamanlar seni pısırık olmakla suçlardım. Oysa şimdi bakıyorum da, kendim de kenarda kalmış bir adamım. Bunun hiç de fena bir şey olmadığını düşünüyorum. Sana benziyorum giderayak, senin yolundan geliyorum, çaresiz bir adam, kendi halinde, yapayalnız biri.’
‘Ben yalnız değildim.’
‘Affedersin. Yalnız olan benim’
‘Hayır, sen de yalnız değilsin.’
‘Değil miyim?’
‘Ben varım!’
‘ Kenarda köşede bir adam olman hoşuma gitmiyordu. Hep gerilerde dururdun ve hiç bir şeye karışmazdın. Bu tavrını anlamıyordum. Konuşan başkalarıydı. Oysa şimdi anlıyorum ki, her şeyle başa çıkabilen biri, her lafa laf yetiştiren biri, bir yerde bayağıdır da! Sen sadece iyi bir adamdın. Bazı küçülmelere katlanmadığın için çaresiz kaldın.’
‘Hadi git artık eve!’
‘Siz evden olmadıktan sonra eve gitmenin ne anlamı var!’
‘Senin burnunu iyi sürtmüşler gerçekten!’
‘O kadar belli oluyor mu.’
‘Anamın babamın acı sözleri/ Bal oldu gidelim bizim ellere…’
‘Karacoğlan!’
‘Yaa!’
‘Sokaklarda türkü söylemeye başladım şimdi de, hiç utanmıyorum.’
‘Boş ver, utanacak ne var.’
‘Bu saatleri çok seviyorum baba! Bizim oralar ne tenhadır şimdi. Sokaklar boşalmıştır. Kavaklarda yapraklar savruluyordur. Soğuk bir toz vardır yolda. O tozun hep soğuk olduğunu düşünürüm nedense. Avlunun tahta kapısı gıcırdıyordur. Hatırlarsan ne kederli bir sestir o.’
‘Kederli olan sensin evladım.’
‘Sonra cıvalı lambalar yanar birden. Kasaba daha bir mahzunlaşır…’
‘Gayri bizim elin karaçalısı/ Gül oldu gidelim bizim ellere.’
‘Gidelim baba, gidelim buralardan, oturalım yer soframıza, annem sıcacık yayla çorbasını getirsin, artık Allah ne verdiyse…’

Baba, sen de hissettin mi, bir çıra kokusu geliyor bir yerlerden…

bülent gariboğlu

Üç Şey

üç şey

 

Bir tırtılken kendi ördüğüm kozamda uykuya çekilmiş, kelebek olduğum halde dışarı çıkmazken ve kabullenmişken o kozayı ( en azından kabullenmiş taklidini çok ustaca yaparken)  sen bir ışık tuttun kozama, bak dedin..

 

            Bak kelebek, dışarıda; senin kabullenip uyukladığın o küçük ve karanlık kozanın dışında başka bir hayat daha var… ve bu hayat öyle büyük bir gökyüzü armağan ediyor ki sana, o kozanın içinde ömür geçirmek zorunda değilsin…

 

            Önceleri ışık gözümü aldığından pek bir şey göremedimse de kozanın bir kenarından şöyle başımı uzatıp baktığımda gördüğüm gökyüzünde kaldı aklım… 

 

            Mavin çağırdı hep, ben gelemezdim oysa… gelemeyeceğimi bildiği halde çağırmaya devam etti mavin… menekşe moru gözlerimden süzülenleri görse  yapmazdı bu daveti. Bilemezdin…

 

            Bilemezdin gökyüzüne her bakıp da iç çekişimde kanatlarımdan bir zerrenin döküldüğünü… bilemezdin yüzünün ışığının gözümü aldığında aklıma gökyüzünün geldiğini…

 

            Ben bu kozayı öreli kaç yıl oldu saymadım… merak da etmiyorum doğrusu… ama kelebek olarak uyandığımdan bu yana bir günden fazla geçtiğini biliyorum…

 

            Üç şey yalanmış anladım:

 

            Kar yağınca hava soğuk olmaz derler, oysa kar yağmasa da kozam olduğu halde hatta,  neden üşüyorum?

 

            Havanın olmadığı yer boşluktur, ve boşlukta çekim olmadığından asılı kalır cisimler derler… peki ben nefes alamadığım bu boşlukta neden düşüyorum?

 

            Kelebeklerin ömrü bir günse; bu soğuk, bu boş kozada neden hala yaşıyorum?

 

kelebek gökyüzü

 

Üç Numara

üç numara

 

 

Biz: Saçlarımı kestireceğim usta.

Usta: Geç otur şöyle bakim!

Biz: Olur usta.

Usta: Olum tak üç numarayı makineye.

Çırak: Hazır usta…

Biz: Ben şöyle fiyakalı, on numara bir tıraş istiyorum. (mırıltı şeklinde)

Usta: Bir şey mi dedin!?

Biz: Yok usta…

Makine: Gırç gırç gırç…

     

   Biz, büyük bir suç işlemiş gibi boynu bükük ve mahcup girerdik berber dükkânına, kurbanlık koyunlar gibi uzatırdık başlarımızı. Annemiz-babamız nasıl tıraş olmamız gerektiğini tembihlemezlerdi, berber sormazdı, biz söyleyemezdik! Çünkü bir çocuğun, saçlarını nasıl kestireceği belliydi ve anayasanın ilk üç maddesi gibi değişmezdi: üç numara!

Makine: Gırç gırç gırç…

 

         Hep on numara roller istediler bizden; büyük adam olmamızı, okumamızı istediler. Oysa kalıplarımızı üç numara dökmüşlerdi. Konuşma, cevap verme, soru sorma, büyüklerine karşı gelme, gülme, koşma, oynama… İspirto ve yakılmış tüy karışımı kendine has kokusu ile birer ikna odasıydı berber dükkânları. İkna edenin konuşma gereği duymadığı, ikna edilenin sesinin çıkmadığı ikna odaları.

Makine: Gırç gırç gırç…

 

         Geçtiği yere yağ lekeleri bırakan tıraş makinesi, kestiği kadar yolarak saçlarımızı ilerlerdi kuytularımıza, ücralarımıza. Berber saçımızın ortasından bir iki gittikten sonra, ayçiçeği tarlasından biçerdöver geçmiş gibi duran başımızı işaret ederek “Böyle bırakayım mı len? Bak nasıl yakışıklı oldun(!)”  diye kaç bininci kez yaptığı şakayı tekrarlardı. Biz gülmezdik. “Ölümü görenin sıtmaya razı olması,” gibi ustanın bizi öyle bırakmamasını, üç numaraya devam etmesini isterdik. İsterdik ama onu da söyleyemezdik. Bu acımasız saldırı, iyice pustururdu, sindirirdi bizi. Üç numara bile bol gelmeye başlardı ufkumuza…

 

Makine: Gırç gırç gırç…

      

  Kimliğimizi bırakarak berber dükkânında, biraz sonra ürkek adımlarla çıkacaktık sokağa. Boynumuz yere bükülmüş olduğundan “Kabak kafa, çek lan kelleni gözümü alıyor!” gibi sataşmaları ve enseye şaklatılan tokatları umursamazdık. Ama umursardık Leyla’yı. Hani şu Leyla var ya! Hiç kimseye söylemediğimiz ve hepimizin var olan Leylası. Onun için değiştirirdik yolumuzu, onun için birkaç gün görünmezdik ortalarda. Aynaya her bakışımızda çapımızı öğrenir, utanırdık kendimizden. Büyüklerimiz beğenirdi ama “Hah şöyle adama benzedin,” derlerdi.

 

Makine: Gırç gırç gırç…

Usta: Hah şöyle adama benzedin. Anana özenmeyecen babana özenecen!

Biz: Usta sana on numara küfür etmek isterdim, ama ne yaparsın kalıbımı döktünüz üç numara! (Tabiî ki mırıltı şeklinde)

Usta: Bir şey mi dedin?

Biz: Yok usta…                                          

 

murat koçak  

balık adamın hikayesi

 

su içinde yalnız

ve hayatın içinde bir balık

sudaki oksijenle

aşksız sulu

gözyaşı yok

her yer su

ateş yok

sigara yok

bir kaç hava baloncuğu

sessizlik,gürültü yok

insan yok

su ve ahtapot

mürekkep balığı,ve şiir yok

bir balık daha

su ve deniz

tuzlu ve tat yok. .

göz yaşı yok

sadece su ve baloncuk

            

                           elif can                

 

 

aykırı’YI BULABİLECEĞİNİZ YERLER:

FATİH- İnkılâp Kitabevi, hoca üveys Kütüphanesi, Bilim ve Sanat Vakfı, Özgün Yayınları

BEYOĞLU- Simurg Kİtabevi

ÜSKÜDAR-Kaknüs, Yedi İklim, Zen, Üsküdar K.evleri

SÜLEYMANİYE-Ağa Kapısı

TOPKAPI-Akabe Vakfı (Denge Yay.), Edirnekapı Erkek Öğrenci Yurdu

MARMARA ÜNİ.GÖZTEPE YERLEŞKESİ- Eğitim Fak., Fen Edebiyat Fak., İletişim Fak. Koridorları

YILDIZ TEKNİK ÜNİV.-Fen-Edebiyat Fakültesi ve Sosyal Bilimler Fakültesi Koridorları

ANKARA-Vadi Yayınları

İZMİR/BUCA- Buca Eğitim Fakültesi (Edebiyat Öğrt. Böl.)

KONYA-Nöbetçi Fotokopi (Rampalı Çarşı), Enes Kitabevi, Kitap Dünyası

KONYA/EREĞLİ-Ereğli Kitabevi, Nesil Kitabevi

KIRIKKALE-Şark-ı Divan Çay Evi

DENİZLİ- NT Mağazası, Yaprak Kitabevi

SAKARYA-İksir Kitabevi

BURSA- Seriyye Kitabevi

SİVAS- erguvan sahaf

ORDU/ÜNYE- Ender Kitap-Kırtasiye

KİLİS- Simurg Kitabevi

ADIYAMAN/Kahta-Öncü Kitabevi

Mardin/Kızıltepe- Kampüs Kitap Kırtasiye

ŞANLIURFA/SİVEREK- Akademi Kitap Kırtasiye

KAHRAMANMARAŞ- İşler Kitap Kırtasiye

Sihir

SİHİR

Gözlerim gözlerini öptü

Yıldızların ışık saçmasıydı

Kara gecelerde aniden

Ay titredi bir yandan

Mavi sular kükredi

“Bir şiir olmalı” diyordum içimden

Kaç zamandır kayıptı

Ağzım ağzını gördü

Aceleci bir goncanın açmasıydı

Kendi alevdendi, rengi ateşten

Açıp açıp soluyordu durmadan

Yudum yudum kırmızı içti

“Bir zehir olmalı” diyordum içimden

Ve herkes görüyordu ve herkes kördü

Ellerim ellerini duydu

Ürkek ceylanların kaçmasıydı

Sakin, su içerken birden

Siyah bir uykudaydı orman

Bir şeyler gürül gürül dinmişti

“Bir nehir olmalı” diyordum içimden

Ama bir damla suydu

Saçlarım saçlarını kokladı

Bahar kelebeklerinin uçmasıydı

Yarı gecelerden göğe yükselen

Sonra güneş, sonra bakır, sonra kan

Ilık bir meltem yaladı geçti

“Bir sihir olmalı” diyordum içimden

Tüm ruhumu yokladı

ahmet koçak

aykIRI EDEBiYAT 24 aralık’2009 SAYI:60

h-aykIRabilenlere…

SAHİBİ: OKUYUCULARI

tarkan başer, ahmet koçak, elif can,

fatih parlak, hikmet kızıl,

mustafa kemal sağlam, kelebek gökyüzü,

bülent gariboğlu, murat koçak

adres: gümüş küpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

emrahayhann@hotmail.com metahcakko@hotmail.com

SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR.




Powered by Aykırı Edebiyat | Aykırı Edebiyat tarafından yapılmıştır.