Ahmet KOÇAK

aynalan Bu linki sık kullanılanlara ekle

Cumartesi, Ağustos 14th, 2010

 

aynalan

 

Yüzündeki sivilceyi gösteriyor diye kırdığı dokuzuncu aynayı da çöpe attıktan sonra hırsla sokağa çıktı.

 

Sokak çok sıcaktı. Gelip geçen insanlara baktı ki zaten kendisi de gelip geçen bir insandı.

 

Yürürken, üniversiteden bir arkadaşı sandığı adama yaklaşınca yanıldığını anladı. “Keşke her yanıldığımızda bunu anlamak bu kadar kısa ve kolay olsaydı” diye düşündü.

 

Sıcak olmasına rağmen kalabalık bir gündü. İçinden, uzakta çok uzakta olan birine güldü. “O yanımda olsaydı belki farklı olurdu” dedi. Sonra “O farklı olsaydı belki yanımda olurdu” diye gülümsedi.

 

Sonra kalktı oturduğu banktan sahile doğru baktı. Biraz yürüse iyi olacaktı. Ama bu sıcakta bir hayli zordu. Yoldan geçen birine saati sordu. İkiye geliyordu.

 

Yine “sivilcesi” geldi aklına. Onu hemen de sahiplenmesine sinir oldu sonra: Nereden “sivilcesi” oluyordu?

 

Sadece “sivilcesi”ni göstermeyen yeni bir aynaya ihtiyacı vardı, o kadardı.

 

Hemen kliması olan bir mağazadan içeri daldı.

 

Adı Nalân’dı.

 

Hayatı yalandı.

 

ahmet koçak

çAğrı Bu linki sık kullanılanlara ekle

Pazar, Temmuz 11th, 2010

çAğrı

Sizi sakin bir hayata çağırıyorum. Huzurlu ve sessiz bir hayata… Tüm korkulardan, koşmalardan, kaçmalardan uzakta; bir akşamüstü evinizin balkonunda çay içerken rüzgârın leylak kokularıyla yüzünüzü okşayıp geçmesi gibi dingin ve tekin bir hayata…

Sizi aşk dolu bir hayata çağırıyorum. Tutkulu ve derin bir hayata… Tüm yalanlardan, dolanlardan, olanlardan uzakta; yorgun ama güzel bir hafta sonu sabahına uyandığınızda yaşama sevinciyle, içinizde bir çiçeğin açması gibi zengin ve keskin bir hayata…

Sizi maceralı bir hayata çağırıyorum. Dopdolu ve heyecanlı bir hayata… Tüm boşluklardan, hiçliklerden, piçliklerden uzakta; yazdığınız bir şiiri veya yaşadığınız bir romanı paylaşırken, ormanda binlerce kelebeğin uçması gibi engin ve etkin bir hayata…

Sizi bilgelik dolu bir hayata çağırıyorum. Akıllı ve gönüllü bir hayata… Tüm anlamsızlıklardan, ahlaksızlıklardan, aptallıklardan uzakta; her an ve her mekânda yaşadığınızın farkında, bir dervişin bir yudum suyunu çölde içmesi gibi ergin ve yetkin bir hayata…

Sizi mutlu bir hayata çağırıyorum. Umutlu ve yürekli bir hayata… Tüm acılardan, anılardan, “hani”lerden uzakta; sabaha karşı kucağınıza aldığınız çocuğunuzun size gülücükler saçması gibi serin ve seçkin bir hayata…

Sizi dostluk dolu bir hayata çağırıyorum. Kararlı ve vefalı bir hayata… Tüm düşmanlıklardan, pişmanlıklardan, kaba kalabalıklardan uzakta; bulutların arkasındaki güneşin birden ve yeniden açması gibi emin ve erişkin bir hayata…

Sizi hayata çağırıyorum. Tatlı ve manalı bir hayata… Tüm karmaşadan, bulmacadan, bulamamacadan uzakta; ölürken bir insanın “İyi ki yaşadım” diye içinden geçmesi gibi sakin ve sizin bir hayata…

Bizi çağırıyorum. Arkamızdan bağırıyorum, duymuyor musunuz?

ahmet koçak

bul-a-şık Bu linki sık kullanılanlara ekle

Pazar, Haziran 27th, 2010

b u l - a - ş ı k

Bitti…

Beni karanlığımla bırak

İçime bir Ay gibi öylesine batarak…

Şimdi

Bulaşık yıkarken gizli gizli ağlayan

Ve hatırlayan

Geçkin ve kaybetmiş bir kadın gibi

Gözümün önünde tüm yaşanan…

Sana “Canımsın” dedimdi…

Çık hadi!

metah çakko

aykIRI EDEBiYAT

27 Haziran 2010 SAYI:63

h-aykIRabilenlere…

SAHİBİ: OKUYUCULARI

ahmet yılmaz tuncer, tarkan başer,

birgül turan, özgür göreçki, murat koçak,

gülten ağrıtmış, zeyd el-kilani,

burak yasın tunçlar, çiğdem burhan,

efsun emel canpolat, metah çakko

adres: gümüş küpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

emrahayhann@hotmail.com metahcakko@hotmail.com

SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR.

Kalırken Kendini Yanına Almalı İnsan Bu linki sık kullanılanlara ekle

Cumartesi, Mayıs 29th, 2010

kalırken kendini yanına almalı insan

“Gel-git”leriniz vardır sizin… Önce “gel”leriniz, sonra “git”leriniz…

“Ne olur, Allah aşkına, lütfen” diyerek yalvar-yakar olduğunuz “Gel!”leriniz vardır hecelerinizde…

“Defol, gözüm görmesin, cehennem ol” diyerek salya-sümük olduğunuz “Git!”leriniz vardır gecelerinizde…

“Ne olursan ol, yine gel!” diyeni de seversiniz; “Git kendini çok sevdirmeden!” diyeni de…

“Git-gel”leriniz de vardır sizin… Önce “git”leriniz, sonra “gel”leriniz…

“Git-gel Konya altı saat” dersiniz kendinizce; “Her gidişin bir dönüşü vardır”a inanırsınız… “Gidiş-Dönüş” biletler daha ucuzdur nasılsa…

Belki de, “gidip de geliş”in daha kıymetli olacağını sanırsınız.

Oysa “gidip de dönmemek” vardır, “gelip de görmemek” olduğu gibi…

“Çekip gitmek” olsa da; çeken kalır, çekemeyen gider aslında…

Çıkıp gidebilirsiniz her seferinde bir başka yere… Peki, çıkıp gidebilir misiniz kendi içinizden başka birilerine?

Kendinizi de götürmeyecek misiniz her gittiğiniz yere?

Elbette…

Öyleyse kalmalısınız… Ne gelmeli ne gitmeli, sadece kalmalısınız…

Kalırken kendinizi de yanınıza almalısınız!

Yapmalısınız!

metah çakko

Annen Baban Yar mıdır? Bu linki sık kullanılanlara ekle

Perşembe, Şubat 11th, 2010


annen baban yar mıdır?

Soldum sarı çiçeğe…

“Hayatımın tuzusun

Beyazı ve tat katanı

Ve ben de karabiberin siyah ve acı…”

Vazgeçilmez bir uykusun

Kulağım en güzel ninnilerde!

Evet, biliyorum bütün bunları;

“Sende ayrı bir yerim olacak…”

Ama senden ayrı bir yerde!

Kim bilir nerede?

“Olsun… Bak!”

Meth etmeyi bırak ah bile etmedin;

“Meth” demeyi bırak, “Ah” bile demedin.

Sordum “kar”ı çiçeğe…

Bu rüzgâr dün başladı

Gittiğin gün başladı

“Hiç gelme!”

Bu saatten sonra gelmezsin…

Zaten yağmur da başladı.

Sen yağmuru sevmezsin.

Sordum sarı böceğe…

Uyuyorum ve bu uykunun

Hiçbir “uyus”un

Da “büyü”sünle ilgisi yok…

“O zaman Âşık Yunus nere gide?”

İyi uykular… Ve çok!

metah çakko

Sihir Bu linki sık kullanılanlara ekle

Pazar, Aralık 27th, 2009

SİHİR

Gözlerim gözlerini öptü

Yıldızların ışık saçmasıydı

Kara gecelerde aniden

Ay titredi bir yandan

Mavi sular kükredi

“Bir şiir olmalı” diyordum içimden

Kaç zamandır kayıptı

Ağzım ağzını gördü

Aceleci bir goncanın açmasıydı

Kendi alevdendi, rengi ateşten

Açıp açıp soluyordu durmadan

Yudum yudum kırmızı içti

“Bir zehir olmalı” diyordum içimden

Ve herkes görüyordu ve herkes kördü

Ellerim ellerini duydu

Ürkek ceylanların kaçmasıydı

Sakin, su içerken birden

Siyah bir uykudaydı orman

Bir şeyler gürül gürül dinmişti

“Bir nehir olmalı” diyordum içimden

Ama bir damla suydu

Saçlarım saçlarını kokladı

Bahar kelebeklerinin uçmasıydı

Yarı gecelerden göğe yükselen

Sonra güneş, sonra bakır, sonra kan

Ilık bir meltem yaladı geçti

“Bir sihir olmalı” diyordum içimden

Tüm ruhumu yokladı

ahmet koçak

aykIRI EDEBiYAT 24 aralık’2009 SAYI:60

h-aykIRabilenlere…

SAHİBİ: OKUYUCULARI

tarkan başer, ahmet koçak, elif can,

fatih parlak, hikmet kızıl,

mustafa kemal sağlam, efsun emel canpolat,

bülent gariboğlu, murat koçak

adres: gümüş küpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

emrahayhann@hotmail.com metahcakko@hotmail.com

SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR.

Yoksunum Bu linki sık kullanılanlara ekle

Pazartesi, Kasım 23rd, 2009

Yoksunum…


 


Sen yoksun…


Edilen bütün yeminlerden, verilen tüm sözlerden vazgeçiren; kırgın bir küçük kız gibi bakan ve masumiyetiyle yakan, yemyeşil bir deniz gibi içime akan, buğulu yeşil üzüm gözlerin de yok…


 


Sen yoksun…


Uçsuz bucaksız kırlarda, dağların doruklarında açan; ılık bahar rüzgârlarıyla yaprak yaprak uçan ve baş döndürücü kokular saçan, savrulan sarı çiçekten saçların da yok…


 


Sen yoksun…


Ne kadar içilse de kandırmayan ama her seferinde bir serap gibi kandıran ve sakin hafta sonu sabahlarını andıran; durgun, dingin bir göl gibi ellerin de yok…


 


Sen yoksun…


Yürümeye yeni başlayan çocuk ayakları ve onun ilk oyuncakları gibi, cıvıl cıvıl parklardaki hiç durmayan salıncakları gibi neşeli; çırpınan kuş gülüşlerin de yok…


 


Sen yoksun…


Kar kaplamış sokaklardan, buz tutmuş saçaklardan sonra gelinen bir evde yanan ocaklardan yayılan ısıyla; bir anda kışı bile ısıtan, sıcacık kıvılcımlı bakışların da yok…


 


Sen yoksun…


Tropikal bahçelerde meyveler ezilir gibi, egzotik ülkelerin baharat pazarları gezilir gibi, Uzak Doğunun tüm gizemleri birden bire sezilir gibi sarhoşluk veren, tütsüden kokun da yok…


 


Sen yoksun…


Güzel bir müzik eşliğinde, açık bir pencereden dışarı bakmak; hafif bir rüzgârla sallanan ağaçtaki mor bir kelebeğin kanadında mavi göklere havalanmak, beyaz bulutlara ve ardından sonsuzluğa ulaşmak gibi duyulan, “Bilmiyorum” diyen huzur dolu sesin de yok…


 


Sen yoksun…


İçimde o kadar çoksun ama sen yoksun…


 


Ben de yokum…  


metah çakko


11.10.2009

Yasak Bu linki sık kullanılanlara ekle

Perşembe, Ekim 15th, 2009

YASAK

Ansızın alınmış bir kararla, huzurlu bir suskunluk ve sokulgan bir uykusuzlukla yaptığımız bir gece yolculuğundan sonra hiç tanımadığımız ve tanınmadığımız bir şehrin istasyonuna, sabaha karşı ayak bassak seninle…

Bilinmez bir şehrin yeni uyanan sokaklarında dolaşırken elele, üşüsek ürpersek sabahın serinliğinde… Okula giden çocukları ve uykusu gözlerinden akan, işe giden babaları ve onları uğurlayan anaları izlesek sessizce…

Uyduruk bir kahvaltı salonunun veya üçüncü sınıf bir çorbacının açılmasını beklesek parktaki bir bankta öylece… Başka zaman olsa asla yemeyeceğimiz, belki de dünyanın en kötü yiyecekleriyle karnımızı doyururken; birbirimizin gözlerinin içindeki sevinci görmekten başka hiçbir şey umurumuzda olmasa…

Sonra taşrada ne kadar temiz olabilirse o kadar temiz olan, bizden başka müşterisi olmayan, sahibinin bizi şüpheyle karışık bir memnuniyetle karşıladığı evden bozma bir otele gidip derin ve deliksiz bir uyku çeksek…Ve belki de uzun zamandır ilk defa gerçekten dinlensek…

Uyanınca gülümsesek gözlerimizle birbirimize ve çıkıp şehrin tek caddesine insek ikindi üstü… Gezsek zaten az olan bütün vitrinleri, saatler sonra akşam olup hava karardığında yine dönsek otele bırakmak için elimizdekileri… Sen aldıklarını tek tek bana giyip denesen yeniden…Ben seni izlesem harika bir film izliyor gibi…

Gece bir yerlere gitsek… Kafamızı dinleyeceğimiz bir yerlere veya kafamızı dağıtacağımız bir yerlere… Güzel bir müzik çalsa, bizi alsa götürse… Her neredeysek bir şeyler anlatsak, birazcık içsek, bir şeylere gülsek, eğlensek…

Sonra gecenin ilerleyen saatlerinde sahile insek ayışığında ara sokaklardan… Çöpleri karıştıran birkaç şarapçıdan ve sokak kedilerinden başka kimsecikler olmasa… Yanında ben varım diye sen hiç korkmasan, iki kolunla ve daha bir sokulsan güvenle koluma…

Denize ulaşsak oradan, gece karanlığında yosun ve tuz kokusuna… Otursak kıyıdaki kayalara, hiç konuşmasak… Bulutlar dağılıp Ay doğsa arkasından… Kocaman yuvarlak bir ayna gibi aydınlatsa her yanı…Şaşırsak…

Hiçbir şey düşünmeden dalgaların hışırtısını dinlesek… Işığın, Ay ışığının sularla oynaşmasını seyretsek sessizce; kayaların içine giren suların çıkardığı sesleri duysak sadece… Belki uzaktan, çok uzaktan geçen bir geminin hüzünlü yalnızlığındaki sarı ışıklarını görebilsek… Karanlık sularda ağır ağır ilerlerken öylesine belirsizliğe….

Sonra her şey dağılsa; yıldızlar dökülse yere, denizler yükselse göğe ve sesler kesilse birdenbire… Yalnız ikimiz kalsak, evren yok olsa… Sarılsak… Ve iyice… Ve sadece… Ve birbirimize…

Sonra birbirimizde kaybolsak; kimseler bizi bulamasa…

Sabah olmasa…

Uyanmasak…

metah cakko

AN/LA Bu linki sık kullanılanlara ekle

Perşembe, Eylül 17th, 2009

AN/LA

Anladım ki geceyle gündüzün, heceyle sözün de bir beraberliği varmış. Biri gözde, diğeri özde duyumsanırmış. Fakat beraberliği olan her şeyin birliğinden söz edilemezmiş. Siyahla beyaz, yazıyla ses; yazı-tura kadar yakınken birbirlerine bir o kadar da ayrıymış.

Anladım ki elinde olmadan da el olabiliyormuş insan, nasıl ki yakını olmadan da yakın olabiliyorsa… Fakat mutluluk aradığını bulmaksa, acaba aramadan bulunanlar nedir o zaman; acı mı? Yoksa mutluluk da aramadan bulmak mıdır yanı başında?

Anladım ki ağlamak ya da gülmek için dışa yansıması değilmiş. Dışın içe zorlaması olabilirmiş ancak. Sevinçten ağlayanlar ve sinirleri bozulunca gülenler de varmış. Fakat ağlamamak için gülmek de ayrı bir korunakmış kimilerine…

Anladım ki geçmişte kalanlarla, geç kalanlar çok da farklı değillermiş. Aralarında unutulması sadece biraz zaman alan amansız bir benzerlik varmış. Fakat bir tek kalanlar anlarmış ancak, aralarındaki o azıcık farkı… Bir de zamana dayananlar…

Anladım ki sevdiğinle istediğin bambaşka şeyler olabiliyormuş. Severek istediğin veya isteyerek sevdiğin aynı olmayabiliyormuş. Sana ikisi de ayna olabiliyormuş diğer insanlar arasında… Fakat bir seçim sırasında küçücük bir ihtiyacın, ikisini de yok sayabiliyormuş.

Anladım ki sessizliğim isteksizlik, sabrım kararsızlık sanılmış. Sensizliğim de arsızlık… Fakat hırsızlık senin olmayanı almaksa, kalbim zaten seninmiş… Sen onu çaldın diye hırsız sayılmazmışsın.

Anladım ki kuşların uçuşunda suç unsuru bulanlar, bu buluşlarının çok uçuk kaçık olduğunu duymazdan gelirlermiş. Umursamazlık batağında at sürmeye çalışarak atağa kalkmaya çalışmalarına da alışılırmış. Fakat ucu açık bir saçmalıkla umutlu çocukların ufuklarını karartmaları dayanılır gibi değilmiş.

Anladım ki yanılmaz olduklarını sananlar ancak ve ancak dayanılmaz ve anılmaz olacaklarmış. Mevsimler ve resimler kalacakmış geride, ötede beride unutulmuş isimler… Fakat filmler gibi değilmiş hayat; bir tanıtımı olmadığı gibi, “SON”dan sonra kayan yazılar da yokmuş.

Anladım ki anlamak da ancak anlatana, anlatıma bağlıymış. Sen çok güzel anlatmışsın ki anlamışım. Fakat ben anlatamamışım.

Anladım ki anlamamışsın!

     25.08.2009
metah çakko




Powered by Aykırı Edebiyat | Aykırı Edebiyat tarafından yapılmıştır.