Murat KOÇAK

Kırk Yaşındayım Bu linki sık kullanılanlara ekle

Pazar, Temmuz 11th, 2010

Kırk Yaşındayım…

Kırk yaşındayım,

Aynanın karşısındayım.

Bakışlarım ne genç ne ihtiyar!

Yüzüm korkunç muhasebede,

Gözlerim filmini çekmekte,

Göçmen kuşların.

Anladım;

Yeryüzünün neden gerildiğini,

Muhammed’in neden,

Bu yaşta görevlendirildiğini.

Ama benim Harun’um yok!

Beynim doğum sancısı çekmekte.

Bir elimde poşetle ekmek,

Diğer yanım karanlık,

İlerliyorum el yordamıyla,

Çukura düşmeyeyim diye dilim duada.

Soğuk damlaları ile omuzlarımı döven,

Bu kaçıncı yağmur?

Kaygısızca tepelediğim sokaklarda,

Daha ne kadar yıkanacağım?

Kirlerim parlamakta…

Kırk yaşındayım,

Çırılçıplak yanındayım.

Arkamda yar, önümde yâr,

Ne dönüp kaçabilirim,

Ne ufkumdan güneş doğar.

Tebessümüne,

Kırk satır!

Tebessümüne,

Kırk katır!

Tebessümüne,

Kırk yatır!

Tebessümüne ölmem yakışır.

Lütfetsen yakıcı nefesinden bir tutam,

Ayaklarım Sina Çölü’nde;

Kırk yıl dolaşır.

Harcadığım zamanı geçirdim imbikten,

Bir damla öz yok.

İnlemeler, haykırışlar, hırıltılar;

Bir anlamlı söz yok.

Hepimiz İbrahim olma yalanındayız,

Kimliklerimiz sımsıkı Nemrut’un bedeninde.

Alınlarımızda İsmail’in ılık kanı…

Ve bıçaklarımız, basbayağı kör!

Hesap terazide,

Alıyorum, bonkör;

Veriyorum, nankör.

Kırk yaşındayım,

Gitmenin ve kalmanın telaşındayım.

Arkamda yar, önümde yâr;

Gülümsesen kurtulacağım,

Kaparsan gözlerini facia var.

Susmak dilin erdemidir,

Yüreğin çırpınışı.

Kırk yaşındayım,

Kırk yıldır yolun başındayım.

murat koçak

Yol Çizgileri Bu linki sık kullanılanlara ekle

Pazar, Haziran 27th, 2010

Yol Çizgileri – - -

Kirli otobüs camlarının ekranında,

Gecenin koynuna akıp giden titrek ışıklar.

Yol çizgileri,

Umarsızca üşüşüyor içerime.

Ve ışıklar.

Biliyorum martılarda kadınlar gibi üşüyor,

Çığlıkları dökülmekte ellerime.

Eskiden,

Otobüs şoförleri sigara içerlerdi,

Müzik susmazdı, arabesk olsun abi!

Özlem, gururla taşıdıkları nişandı gözlerinde,

Her kilometrede yanıp sönen.

Şimdi,

Güneş gözlüklerinin arkasına,

Hapsedilmiş kimlikleri.

Soğuk ve uzak,  kentimden yüzleri.

Bir çocuk çocukça,

Ekmeğini mavi sulara fırlatıyor.

Martılara ulaştırsın diye,

Gözleri denizde çakılı.

Martılarda kadınlar gibi uçuyor,

Uçuyor, uçuyor.

Yol çizgileri; kucaklaşma hayali,

Ayrılık şeridi, yol çizgileri.

Acımasız gurbet, vefakâr sıla,

Aksi yönün yolcusu,

Yol çizgileri…

Hedefe kilitlenmiş renksiz robot

Otobüs şoförleri…                                 

 

murat koçak

Çocuklar Bu linki sık kullanılanlara ekle

Cumartesi, Mayıs 29th, 2010

çocuklar…

Çocuklar koştular

Çocuklar hoştular

Çocuklar sarhoştular

Atılanları buldular

Misket sandılar

Havalara uçtular

Çocuklar koştular

Çocuklar hoştular

Çocuklar sarhoştular

Atılanları buldular

Parça parça oldular

Misket değil, bomba

Olduğunu anladılar

Çocuklar koştular

Çocuklar hoştular

Çocuklar

Havalara uçtular…

murat koçak

aykIRI EDEBiYAT 29 mayıs 2010 SAYI:62

h-aykIRabilenlere…

SAHİBİ: OKUYUCULARI

murat koçak, şerif kutludağ, gülten ağrıtmış, tarkan başer, mustafa bilgücü, mustafa kemal sağlam, birgül turan, lamees taha, efsun emel canpolat, metah çakko

adres: gümüş küpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

emrahayhann@hotmail.com metahcakko@hotmail.com

SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR.

Aşkın Irzına Geçtiler Bu linki sık kullanılanlara ekle

Perşembe, Şubat 11th, 2010

14 Şubat’a İthafen…

aşkın ırzına geçtiler

Modern çağın aşıkları!

Hayvan seçer gibi sevgili seçtiler.

Gece gündüz demediler,

Defalarca aşkın ırzına geçtiler.

murat koçak

Üç Numara Bu linki sık kullanılanlara ekle

Pazar, Aralık 27th, 2009

üç numara

 

 

Biz: Saçlarımı kestireceğim usta.

Usta: Geç otur şöyle bakim!

Biz: Olur usta.

Usta: Olum tak üç numarayı makineye.

Çırak: Hazır usta…

Biz: Ben şöyle fiyakalı, on numara bir tıraş istiyorum. (mırıltı şeklinde)

Usta: Bir şey mi dedin!?

Biz: Yok usta…

Makine: Gırç gırç gırç…

     

   Biz, büyük bir suç işlemiş gibi boynu bükük ve mahcup girerdik berber dükkânına, kurbanlık koyunlar gibi uzatırdık başlarımızı. Annemiz-babamız nasıl tıraş olmamız gerektiğini tembihlemezlerdi, berber sormazdı, biz söyleyemezdik! Çünkü bir çocuğun, saçlarını nasıl kestireceği belliydi ve anayasanın ilk üç maddesi gibi değişmezdi: üç numara!

Makine: Gırç gırç gırç…

 

         Hep on numara roller istediler bizden; büyük adam olmamızı, okumamızı istediler. Oysa kalıplarımızı üç numara dökmüşlerdi. Konuşma, cevap verme, soru sorma, büyüklerine karşı gelme, gülme, koşma, oynama… İspirto ve yakılmış tüy karışımı kendine has kokusu ile birer ikna odasıydı berber dükkânları. İkna edenin konuşma gereği duymadığı, ikna edilenin sesinin çıkmadığı ikna odaları.

Makine: Gırç gırç gırç…

 

         Geçtiği yere yağ lekeleri bırakan tıraş makinesi, kestiği kadar yolarak saçlarımızı ilerlerdi kuytularımıza, ücralarımıza. Berber saçımızın ortasından bir iki gittikten sonra, ayçiçeği tarlasından biçerdöver geçmiş gibi duran başımızı işaret ederek “Böyle bırakayım mı len? Bak nasıl yakışıklı oldun(!)”  diye kaç bininci kez yaptığı şakayı tekrarlardı. Biz gülmezdik. “Ölümü görenin sıtmaya razı olması,” gibi ustanın bizi öyle bırakmamasını, üç numaraya devam etmesini isterdik. İsterdik ama onu da söyleyemezdik. Bu acımasız saldırı, iyice pustururdu, sindirirdi bizi. Üç numara bile bol gelmeye başlardı ufkumuza…

 

Makine: Gırç gırç gırç…

      

  Kimliğimizi bırakarak berber dükkânında, biraz sonra ürkek adımlarla çıkacaktık sokağa. Boynumuz yere bükülmüş olduğundan “Kabak kafa, çek lan kelleni gözümü alıyor!” gibi sataşmaları ve enseye şaklatılan tokatları umursamazdık. Ama umursardık Leyla’yı. Hani şu Leyla var ya! Hiç kimseye söylemediğimiz ve hepimizin var olan Leylası. Onun için değiştirirdik yolumuzu, onun için birkaç gün görünmezdik ortalarda. Aynaya her bakışımızda çapımızı öğrenir, utanırdık kendimizden. Büyüklerimiz beğenirdi ama “Hah şöyle adama benzedin,” derlerdi.

 

Makine: Gırç gırç gırç…

Usta: Hah şöyle adama benzedin. Anana özenmeyecen babana özenecen!

Biz: Usta sana on numara küfür etmek isterdim, ama ne yaparsın kalıbımı döktünüz üç numara! (Tabiî ki mırıltı şeklinde)

Usta: Bir şey mi dedin?

Biz: Yok usta…                                          

 

murat koçak  

“Küskün” Gitti Bu linki sık kullanılanlara ekle

Pazartesi, Kasım 23rd, 2009

“Küskün” Gitti…


 


Ona her baktığımda, 13. yüzyılın dervişane ruhunu, 20. yüzyılın entelektüel duruşuyla, kaygısıyla, sorumluluğuyla harmanlayan birini gördüm. Onunla her sohbetimde, söylemek istediğim şeylerin eksik kaldığını; alçak gönüllüğü ve nezaketi karşısında ezildiğimi hissettim. Güneş gibiydi; sıcaklığında ısınıyor, ışığında aydınlanıyor lakin bir türlü ona dokunamıyordum. Her daim kendisi ile birlikte yürüyen “Kaygı”yı görmemek için kör olmak gerekti. Üretmenin, paylaşmanın, vermenin, hissetmenin, yaşamanın, iyi ve güzeli ortaya çıkarmanın kaygısı… Sanki “Dert”ten, dert edinmekten örülmüş bir beden!


 


Bu satırları okumuş olsaydı mahcubiyetle “Abartmışsın abi!” derdi hiç şüphesiz. Bırak da abartayım üstat! İnsanın adamlığının mesleğiyle, şahsiyetinin otomobilinin markasıyla ve evinin metrekaresi ile ölçüldüğü bir dünyada abartacak birini bulmak ne kadar zor biliyor musun? (Biliyor musun lafın gelişi) Sıfatlandırma basit: evi olanlar, arabası olanlar, evi arabası olanlar, evi arabası en iyi olanlar vs. vs. “Yüreği olanlar mı?” Ne diyorsun sen hocam ya! Madem sen sıfatlandıramadıklarımızdansın Ürdün’e kadar yolun var. Dersin, ders saat ücretinden daha değerli olmadığı yerde, kime ders vermeye kalkıyorsun?


 


İtiraf etmeliyim O benim için çok şey yaptı ben onun için hiçbir şey… Metah oldu, Ahmet oldu; her zaman tevazu sahibi bir dost oldu. Bir örnek: Son kitabımın editörlüğünü yaptı, önsözünü döktürdü, tanıtım yazısı yazdı. Bense 6196 dizeyi, bir tarihi yapıyı her noktasının üzerinde durarak restore eden usta gayretiyle, ortaya çıkardığı eseri “Leyla ve Mecnun” için tek kelime edemedim. Her kelimesini, maharetli bir elin işlediği dantel gibi bıkmadan usanmadan işlemişti. Fuzuli’nin bu ünlü manzum eserini, ölçüsünü ve uyağını bozmadan günümüz Türkçesine çevirmek ve edebiyat dünyamıza kazandırmak çok takdir edilesi bir çalışmadır. Büyük bir sabrın ve özverinin ürünü. Sadece bu mu? Öğrencilerin için kendini paralaman, Türkçe için çırpınman… Burada da “İyilikler karşılıklı mı abi ya!” derdi. İyi ya dostum o karşılıksızı bir de ben yapabilseydim. Dedim ya bir yanım hep eksik kaldı, hep sığ… 


 


Bak sen gittin, şehir daha soğuk ve daha ışıksız. Biliyorum sayın seyirciler “Kış geliyor ondan,” diyorsunuz ama benim bahsettiğim soğuk o soğuk değil, o perdeden değil serencamım! Beni sokaklar anlar, duvarlar anlar, hüzünlü karanlığını gündüzün üzerine çeken gece anlar, Şehit Kamil’in yeşil demir kapısı, taş basamakları anlar, insanlar da anlar(dı). Beyinler ne zaman iğdiş edilmeye başladı bilen var mı? Şehirler kış geldi diye üşümezler…


 


“Küskün” gittin ama küsüp gitmedin biliyorum. Lakin Ereğli biraz daha soluksuz, biraz daha anlamsız gibi ve biraz da küsmüş gibi.


 


Biliyorum bu yazı karmaşık oldu; aynen sen giderken hissettiğim duygular gibi…


 


murat koçak

Açılıyorum, Acılıyorum Bu linki sık kullanılanlara ekle

Perşembe, Eylül 17th, 2009

Açılıyorum, Acılıyorum

 

1.Kişi: Ya söylesene abicim! Şöyle bir açılıp bulanık sularda mı boğulsam, yoksa açılım açılım, soğuk namluyu ısıtan bir merminin ıslığında mı göğe kanat çırpsam?

2.Kişi: Onu mübarek ağzımı açtıranlara sor! Adamlar bizim suyumuz berrak diyor.

3.Kişi: Berrakmış da biz mi bulandırıyormuşuz?

4.Kişi: Ama, kurt bulanık havadan daha çok nemalanıyor. Açılmak kötü mü?

2.Kişi: Yav kardeşim! Sana açıl dediysek saçıl da demedik ya! Hoş, biz sana ne açıl ne de saçıl dedik. Durduk yerde mide bulandırıyorsun.

4.Kişi: Zaten sizin maharetiniz çok konuşup hiçbir şey söylememek.

3.Kişi: Saçma/lıyorsun bin bir zahmetle derleyip toparladığım hayallerimi. Söyle bakim sen hangi bağın baykuşusun?

4.Kişi: Kuş beyinli olduktan sonra ne fark eder, ha baykuş ha bayankuş.

Bayan: Hı Efendim? Bizim oralarda bir laf vardır aç ayı oynamaz.

1.Kişi: Sen nerden çıktın şimdi, konumuzla ne alakası var bu sözün? Konumuz açılmak!

Bayan: Ayol açılıyorum suç, kapanıyorum gerici.

4.Kişi: E kızım, sana açıl dediysek anadan üryan kareler sun demedik ki! Biz demişiz Çanakkale Boğazı, sen diyorsun… Yok, yok bu değildi: Ben diyorum içini aç, sen diyorsun dışımda bir şey kalmadı.

3.Kişi: Ben demiştim; dış güçler var bu işin tepesinde.

2.Kişi: Yani, gülü seven el bombasının pimine katlanır.

Bayan: Boğucu bir hava geliyor doğudan doğudan.

1.Kişi: Kızım sen çok siyasi terliyorsun, ortam değiştir biraz, açıl, rahatla.

Bayan: Sizde bir karar verin artık: açılayım mı açılmayayım mı?

4.Kişi: Kimseye dokunmayan militan bin yaşasın!

Bayan: Ha! Bunun çok alakası var.

3.Kişi: Kötüyü bin yaşatırsan, gün olur sana bir dokunur, aklın şaşar.

2.Kişi: Efendi, sivrisineği rahat bırak, bataklığı ipe as kurusun.

3.Kişi: İp bulamadıysan al sana giyotin!

4.Kişi: Kardeşim, giyotin vardı da niye kullanmadın zamanında?

2.Kişi: Sakla samanı, gelir demagoji zamanı.

Bataklık: Bataklığı niye kurutacakmışsınız ya!? Hesabınız sivrisinekle bana ne diye bulaşıyorsunuz? O zaman dağları da yıkın, ormanları da yakın. Bir yerlerinize de kına yakın!

1.Kişi: Fesübhenallah! Biz nereden geldik buralara?

Bayan: Orta Asya’dan.

Bataklık: Ben hep buradaydım.

2.Kişi: Dışarıdan.

3.Kişi: İçeriden.

4.Kişi: Açılımdan.

1.Kişi: Üfff açılın açılın! İçimi dışıma çıkardınız be!

 

murat koçak




Powered by Aykırı Edebiyat | Aykırı Edebiyat tarafından yapılmıştır.