Romantika Bu linki sık kullanılanlara ekle
Pazar, Temmuz 11th, 2010

romantika
Bazı günler umutsuzluğa kapılırdım. Görünürde ters giden bir şey yoktu. Dalgalanma derinlerde bir yerdeydi. Bu şehre yeni gelmiştim. Benim gibi görgüsüz bir taşralı için her şey gereğinden fazla parlaktı burada. Artık bir üniversiteliydim ben. Ama bu yeni konumumda nasıl yaşamam gerektiğine dair hiçbir fikrim yoktu. İlk gün bütün o melek gibi kızları görünce öyle aptalca dikilmiştim fakülte kapısında. Ruhumuz yeryüzünde hiçbir şeyi sürdürmez.Her gün görülen şey aşınır ve görünmez olmaya başlar.Bu hayvani doğamızın basit bir oyunudur.Yanımdan geçip giden artık yüzlerce kız vardı ve ben umursamıyordum bile.Taşralıydım ama hüzünlü,iç ürpertileriyle dolu iyi kitaplar okumuştum ve ordaki trajik aşk öyküleri beni romantik ve serüvenci bir genç adam haline getirmişti.Zamanla anlıyordum ki koca fakülte sıradan gençlerle dolu bir yerdi ve komleks duyacak bir durum da yoktu aslında.Oysa ben derin ve sıradışı bir aşk yaşamak istiyordum.İçimde İstanbul kadar büyük bir boşluk ortaya çıkmıştı günler geçtikçe. Giderek içime kapanmaya,sessiz,mutsuz bir adam olmaya başladım.Kitaplardan okuyup uzaktan tutulduğum şehir, beni içinde sıkıp ezen bir mengeneye dönüşmüştü Artık küçük kasabamın sokaklarını,içinden sessizce akan cılız nehri , oradaki yaşamın sadeliğini bile özlemeye başlamıştım.Soylu ve yüce duygularımı katlayıp valizime doldurmalıydım.Elimden başka ne gelirdi ki.Okulla yurt arasında kendi kozasında uyuyan tembel bir tırtıl gibi yaşayıp gidiyordum sadece.Sınıftaki bir kaç aşk girişimim düş kırıklığıyla sonuçlandı. Tanıştığım kızları çok sıradan ve basit bulmaya başlamıştım.Onların bir çoğu bu dünyanın en şiirli şehirlerinden biri olan İsatanbul'da doğup büyümüşlerdi ama görüyordum ki bizim kasabanın kızlarından pek de bir farkları yoktu işte.Onlar bu aldırışsız hallerime bayılmıştılar. Bilmeden gizli bir şifrelerini çözmüştüm.Ama umurumda değildi bu.Üstelik kendimi daha yaşamadan yorgun hissediyordum. Sade,fırtınasız yaşamıma gömüldüm.Büyük ve coşkulu mısralarla ruhumun sonsuzluğuna şarkılar söylemeye başladım.Başka ne yapabilirdim...
Yüzlerce erkekle dolu berbat bir yutta sıkıcı,sakin bir hayatı sürüklüyordum.Akşamları oturup genellikle içinde bol bol aşkın, kadınların, seks hikayelerinin geçtiği sohbetler yapıyorduk.Böylesi zamanlarda romantik doğamın çok derinlere saklandığını itiraf etmeliyim elbette.Ama bir hayat vardı sürdürmeye çabaladığım ve bir bozkır kurdu gibi yaşamaya henüz hazır değildim.Bazen gece geç saatlerde koridora çıkıyor,yıldızlara bakıp sigaramı tüttürüyordum.Ben de soruyordum Ahmet Gazali gibi:''Neredesin ey sevgili...Sarışın mısın yoksa esmer mi...Gecesine mi bakıyorsun günün yoksa gündüzüne mi?...''
Meçhul sevdalım cevap vermiyordu ve uykusuz gözlerle dönüyordum yatağıma.
Melankolik kişilik, bu hasta duyguları beslemekle yeşerir.Günlük hayatın tantanası içinde bu yönüm törpülenmeye başladı.Sinemaya gidiyor,kahvelerde bilardo oynuyor,ara sıra da kafayı çekip derin uykulara dalıyordum.Herkes arkadaşımdı ama dostum yoktu ve kimse çizdiğim sınırları geçmiyordu.Zaten kimsenin de benim gibi bir tiple derin bağlar kurmak isteyeceğini sanmıyordum.
Takii Safiye'yi tanıyana kadar...Tanımak mı...Hayır yanlış söyledim.Onu şöyle bir gördüm sadece...Kantinde kızlı erkekli neşeli bir topluluğun içindeydi.Sıcak bir şeyler içiyordu sanırım.Plastik bardaktan tüten buharın arasında garip bir ışığı vardı yüzünün. Çarpıldım. ''İşte''dedim...Kutsal aşkım.Bir masumiyet tanrıçası gibi orada bekliyordu ve bunun kimse farkına varmış gibi görünmüyordu. Tanrıya şükrettim hemen,beni bir ot gibi yaşamaktan kurtaracak bengisuyu lutfettiği için.''Sofyam,saf ışığım...''diyordum ona ve daha neler...Hayatımdaki her şeyi,her nesneyi onun bu tanrısal adıyla ilişkilendiriyordum. Tabiki hemen gidip açılmam sözkonusu olamazdı: Ben bir taşralıydım...Sabırla acı çekmesini bilirdim.Öyle çok güzel sayılmazdı belki ama tatlıydı ve kimsenin görmediği bir ışıkla yaşıyordu herkesin arasında.Çevresindeki aptallar asla göremezdi bunu biliyorum. Okuldan,kantinden çıkmaz oldum.Doğru zamanlamayı bakliyordum.Etrafında soğuk bir göktaşı gibi dönmeye başladım.Sanırım farkına vardı bu durumun.Yalnız can sıkıcı bir şey vardı:Çok sosyal bir kızdı galiba ve her gün yanında mutlaka bir kaç erkek oluyordu.Uzaktan bakışlarıma karşılık verdiğimi anladığımda bu şüphelerimin yersizliğine güldüm.Ne de olsa bir taşralıydım ve kıskanç bir erkektim tabiki.. Diğer günler kutsal ışık taşıyan yüzünde garip ve anlaşılmaz gülümsemeler belirmişti. Evet,diyordum arkadaşlarıma,o da beni seviyor.. Gizemli,mistik bir aşkın içinde bulmuştum kendimi.Küçük şehrimde bıraktığım zavallı arkadaşlarımın ağzının suyu akacaktı bu tatlı aşk hikayeme...
Artık her gün onun ders aldığı binanın önündeydim. Ateşler içinde kesiyorduk birbirimizi. Yürürken arkasından uzun uzun bakıyor ve ''benim masum bebeğim...'' diyordum. Güzel bir nisan sabahı uyanıp gökyüzüne baktım.Hava çılgın aşk kokularıyla doluydu.Bu gün gidip işi bitirmeliydim.Yurttan karışık duygularla çıktım.Okula geldiğimde neler söyleyeceğimi ezberlemiştim bile.Her yer cıvıl cıvıldı.Güneş harikaydı.Yaşamak güzeldi. ''Sevince durma koş aşka...''diyordu Erkin Baba.Ben de koştum.Geniş meydandaki bankların birine çöktüm.Biraz sonra bir kaç kızla çıktı binadan.Hemen karşılarında oturuyordum.Beni gördü ve gülümsedi.Bana doğru gelmeye başladı.Tanrım ölmek üzereyim,dedim.Bir düşte gibiydim.Yanıma gelince;''Bak çömez...''dedi. ''Bu işi bedavaya getiremezsin. Yüz milyona kalkar bu uçak delikanlı...''
Çekip gitti sonra.
Bir yerlerden kuş sesleri geliyordu sanki...
Kötü bir ağrı girdi karnıma...
Işık...
Kutsal ışık...
dedim....
bülent gariboğlu
