Bülent GARİBOĞLU

Romantika Bu linki sık kullanılanlara ekle

Pazar, Temmuz 11th, 2010

romantika


Bazı günler umutsuzluğa kapılırdım. Görünürde ters giden bir şey yoktu. Dalgalanma derinlerde bir yerdeydi. Bu şehre yeni gelmiştim. Benim gibi görgüsüz bir taşralı için her şey gereğinden fazla parlaktı burada. Artık bir üniversiteliydim ben. Ama bu yeni konumumda nasıl yaşamam gerektiğine dair hiçbir fikrim yoktu. İlk gün bütün o melek gibi kızları görünce öyle aptalca dikilmiştim fakülte kapısında. Ruhumuz yeryüzünde hiçbir şeyi sürdürmez.Her gün görülen şey aşınır ve görünmez olmaya başlar.Bu hayvani doğamızın basit bir oyunudur.Yanımdan geçip giden artık yüzlerce kız vardı ve ben umursamıyordum bile.Taşralıydım ama  hüzünlü,iç ürpertileriyle dolu iyi kitaplar okumuştum ve ordaki trajik aşk öyküleri beni romantik ve serüvenci bir genç adam haline getirmişti.Zamanla anlıyordum ki  koca fakülte sıradan gençlerle dolu bir yerdi ve komleks duyacak bir durum da yoktu aslında.Oysa ben derin ve sıradışı bir aşk yaşamak istiyordum.İçimde İstanbul kadar büyük bir boşluk ortaya çıkmıştı günler geçtikçe. Giderek içime kapanmaya,sessiz,mutsuz bir adam olmaya başladım.Kitaplardan okuyup uzaktan tutulduğum  şehir, beni içinde sıkıp ezen bir mengeneye  dönüşmüştü Artık küçük kasabamın sokaklarını,içinden sessizce akan cılız nehri , oradaki yaşamın sadeliğini bile özlemeye başlamıştım.Soylu ve yüce duygularımı katlayıp valizime doldurmalıydım.Elimden başka ne gelirdi ki.Okulla yurt arasında kendi kozasında uyuyan tembel bir tırtıl gibi yaşayıp gidiyordum sadece.Sınıftaki bir kaç aşk girişimim düş kırıklığıyla sonuçlandı. Tanıştığım kızları çok sıradan ve basit bulmaya başlamıştım.Onların bir çoğu bu dünyanın en şiirli şehirlerinden biri olan İsatanbul'da doğup büyümüşlerdi ama görüyordum ki bizim kasabanın kızlarından pek de bir farkları yoktu işte.Onlar bu aldırışsız hallerime bayılmıştılar. Bilmeden gizli bir şifrelerini çözmüştüm.Ama umurumda değildi bu.Üstelik kendimi daha yaşamadan yorgun hissediyordum. Sade,fırtınasız yaşamıma gömüldüm.Büyük ve coşkulu mısralarla ruhumun sonsuzluğuna şarkılar söylemeye başladım.Başka ne yapabilirdim...

Yüzlerce erkekle dolu berbat bir yutta sıkıcı,sakin bir hayatı sürüklüyordum.Akşamları oturup genellikle içinde bol bol aşkın, kadınların, seks hikayelerinin geçtiği sohbetler yapıyorduk.Böylesi zamanlarda romantik doğamın çok derinlere saklandığını itiraf etmeliyim elbette.Ama bir hayat vardı sürdürmeye çabaladığım ve bir bozkır kurdu gibi yaşamaya henüz hazır değildim.Bazen gece geç saatlerde koridora çıkıyor,yıldızlara bakıp sigaramı tüttürüyordum.Ben de soruyordum Ahmet Gazali gibi:''Neredesin ey sevgili...Sarışın mısın yoksa esmer mi...Gecesine mi bakıyorsun günün yoksa gündüzüne mi?...''
Meçhul sevdalım cevap vermiyordu ve uykusuz gözlerle dönüyordum yatağıma.

Melankolik kişilik, bu hasta duyguları beslemekle yeşerir.Günlük hayatın tantanası içinde bu yönüm törpülenmeye başladı.Sinemaya gidiyor,kahvelerde bilardo oynuyor,ara sıra da  kafayı çekip derin uykulara dalıyordum.Herkes arkadaşımdı ama dostum yoktu ve kimse çizdiğim sınırları geçmiyordu.Zaten kimsenin de benim gibi bir tiple derin bağlar kurmak isteyeceğini sanmıyordum.

Takii Safiye'yi tanıyana kadar...Tanımak mı...Hayır yanlış söyledim.Onu şöyle bir gördüm sadece...Kantinde kızlı erkekli neşeli bir topluluğun içindeydi.Sıcak bir şeyler içiyordu sanırım.Plastik bardaktan tüten buharın arasında garip bir ışığı vardı yüzünün. Çarpıldım. ''İşte''dedim...Kutsal aşkım.Bir masumiyet tanrıçası gibi orada bekliyordu ve bunun kimse farkına varmış gibi görünmüyordu. Tanrıya şükrettim hemen,beni bir ot gibi yaşamaktan kurtaracak bengisuyu lutfettiği için.''Sofyam,saf ışığım...''diyordum ona ve daha neler...Hayatımdaki her şeyi,her nesneyi onun bu tanrısal adıyla ilişkilendiriyordum. Tabiki hemen gidip açılmam sözkonusu olamazdı: Ben bir taşralıydım...Sabırla acı çekmesini bilirdim.Öyle çok güzel sayılmazdı belki ama tatlıydı ve kimsenin görmediği bir ışıkla yaşıyordu herkesin arasında.Çevresindeki aptallar asla göremezdi bunu biliyorum. Okuldan,kantinden çıkmaz oldum.Doğru zamanlamayı bakliyordum.Etrafında soğuk bir göktaşı gibi dönmeye başladım.Sanırım farkına vardı bu durumun.Yalnız can sıkıcı bir şey vardı:Çok sosyal bir kızdı galiba ve her gün yanında mutlaka bir kaç erkek oluyordu.Uzaktan bakışlarıma karşılık verdiğimi anladığımda bu şüphelerimin yersizliğine güldüm.Ne de olsa bir taşralıydım ve kıskanç bir erkektim tabiki.. Diğer günler kutsal ışık taşıyan yüzünde garip ve anlaşılmaz gülümsemeler belirmişti. Evet,diyordum arkadaşlarıma,o da beni seviyor.. Gizemli,mistik bir aşkın içinde bulmuştum kendimi.Küçük şehrimde bıraktığım zavallı arkadaşlarımın ağzının suyu akacaktı bu tatlı aşk hikayeme...

Artık her gün onun ders aldığı binanın önündeydim. Ateşler içinde kesiyorduk birbirimizi. Yürürken arkasından uzun uzun bakıyor ve ''benim masum bebeğim...'' diyordum. Güzel bir nisan sabahı uyanıp gökyüzüne baktım.Hava çılgın aşk kokularıyla doluydu.Bu gün gidip işi bitirmeliydim.Yurttan karışık duygularla çıktım.Okula geldiğimde neler söyleyeceğimi ezberlemiştim bile.Her yer cıvıl cıvıldı.Güneş harikaydı.Yaşamak güzeldi. ''Sevince durma koş aşka...''diyordu Erkin Baba.Ben de koştum.Geniş meydandaki bankların birine çöktüm.Biraz sonra bir kaç kızla çıktı binadan.Hemen karşılarında oturuyordum.Beni gördü ve gülümsedi.Bana doğru gelmeye başladı.Tanrım ölmek üzereyim,dedim.Bir düşte gibiydim.Yanıma gelince;''Bak çömez...''dedi. ''Bu işi bedavaya getiremezsin. Yüz milyona kalkar bu uçak delikanlı...''

 

Çekip gitti sonra.
Bir yerlerden kuş sesleri geliyordu sanki...
Kötü bir ağrı girdi karnıma...
Işık...
Kutsal ışık...
dedim....

bülent gariboğlu

Biraz Açılmak Bu linki sık kullanılanlara ekle

Perşembe, Şubat 11th, 2010

biraz açılmak…

‘’Tek bir şey önemli; yiterken var olmayı öğrenmek’’, diyor Cioran. Herkes bir şeyler diyor zaten.

Ne dediklerini Allah bilir ve bunların neye yarayacağını.

Bir şeyi tek bir gerçeği bilen biri bana öyle geliyor ki susup bu aptal komediyi izler. Gülümseyerek izler. Bir zamanlar kendi budalalığını da anımsayarak.”Peki sen oğlum?” diye soruyorum kendime. Senin numaran ne? Ben mi, gerçekten bilmiyorum dostum, ben yalnızca eve gidiyorum. Ne sıkıcı bir hikayesin sen böyle. Eve dönen adam. Bari döndüğü yerde çamaşır asan bir karısı, bahçede kumlarda oynayan çocukların olsa. Film olsan eve dönerken biter serüvenin.

Gün dağların arkasından inerken adamımız evine döner.

Terli ve yorgundur ve sıkıcı. Ya da şöyle: Adam şehrin dışında bir semtte oturuyor. Yine şehrin dışındaki bir alış-veriş- kayboluş merkezinden çıkıp evine yürüyor. Mesafe bir saat. Bu saatte adam derin varoluş sorunları üzerine kafa yorar. Her şeyden midesi bulanmıştır. Bir gün varoluş üzerine düşünürken bulursun kendini ve her şeyden iğrenen biri olursan şaşırma buna.

Böyle bir noktaya gelirsin kaçınılmaz bir biçimde ve eğer gelmediysen zaten sana söylenilecek tek bir kelime yok, demektir. Uyumaya ve tıkınmaya devam edebilirisin.Azrail gelip kelleni gövdenden ayırana kadar mesela. İşte bunları konuşuyordu adam. Sadece  kendisinin değil ölmüş büyük aptalların soruları üzerinde de  çalışmaktadır:”Hiç kimse benim kadar her şeyin boşluğuna inanmadı, hiç kimse de bu kadar boş şeyleri trajik yönden ele almayacak.” Bir dakika bay Cioran. Beni tanıma ayrıcalığına ermediğiniz için böyle konuşuyorsunuz. On on beş santim yarıçaplı kellelerde neler olup bitiyor biliyor musunuz. Sizin de diğerlerinin de büyük tıkanması bu noktada gerçekleşiyor bayım.

Bizleri kavramlarla, sözcüklerle, sizi siz yapmış bir dolu boktan süreçle ölümlü krallığınıza köle yapıyorsunuz. Biz angutları demek istiyorum. Aslında bu konuyu uzatmak niyetinde değilim. Yorgunluktan ölüyorum. İnsan yürürken nasıl felsefe yapabilir anlayamıyorum. Gerçi böyle bir güruhun olduğunu duymuştum tarihte ama unuttum şimdi. Dedim ya yürürken insan hiçbir şeye yoğunlaşamıyor. Yanımdan geçen arabalar tepemde parıldayan şu parlak yıldız – ne olaydı sen de diğer kardeşlerin gibi biraz daha uzak olsaydın gezegenimizden, ölür müydün-, şu yol boyunca dikilmiş çınar fidanları, apartman blokları, rüzgar, bulutlar her şey yorgunluğumu dev bir mikroskopla büyütüyor gibi. Benim trajedim de bu. Yalnızlıkla kalabalığın arasında öğütülmek.

Ben de şu olur olmaz kendisiyle fikir tartışmaları yapan biriyim. Uzun ve can sıkıcı deneyimlerim bana öğretti ki tartışmayı da kavgayı da arkadaşlığı da kendi kendinle yapmalısın. On beş sene öncesini düşünüyorum mesela, ne kadar dost canlısı bir delikanlıydım. Kötü insanın olmadığını, toplumun kişiyi şekillendirip onu bir ruh hastasına bir katile dönüştürdüğünü düşünürdüm. -Ne kadar budalaymışım- İnsanlara yardım yapacağım diye kendimi parçalardım. On liram varsa cebimde beş lirası arkadaşımındı. Tanımadığım insanlara selam verirdim. Asansörlerde espri yapardım hücre arkadaşlarıma. O uzun, çileli bir kaç saniyede insanların bakışlarını koyacak yer bulma çırpınışlarına anlam veremezdim.

Bir ara da Afrika da ki açları düşünüp çileci bir felsefeyi bile denemiş, zayıflayınca elmacık kemiklerim, çıkık omzumla onlara benzemiştim. Sonunda hastalandım tabii. Sevgilim de artık sana olan duygularım değişti hoş çakal deyip terk etmişti beni. Hayır. Artık kızgın değilim insanlara. Onları anlıyorum. Büyük acıları var insanoğlunun.

En basitinden en soylusuna kadar bir dolu acıyla geçiyorlar yeryüzünden. Onları sevmeli evet, hala böyle düşünüyorum. Ama kafesin arkasındaki bir aslana duyulan sevgiyle…

Biraz yürürüm açılırım, demiştim, şu halime bak. İç tartışmalarım bitmiyor. Annem de öyle söylerdi anlamsız konuşmalarımla başını ağrıttığımda; ”biraz yürü açılırsın!”Sonra dostlarımdan duydum bunu; acılarımdan, kaygılarımdan ve lanet melankolimle kafalarını ütüleyince, ”git dolaş biraz açılırsın.”

Evet. Açıldım. Sizi dinleyip açıldım sevgili kadın, anne, sevgili dostlarım dalgalarda, tozlu yollarda, şehirlerde, geceleyin ıpıssız bozkırda, güneşin alevlerinde, bitmeyen kavurucu günlerin altında. Bu bana bir mısrayı anımsattı şimdi.”Açılmak için bir yara, açılmanızı bekler” Dar evlerde, dar çağı yaşamış nikotin ıssızı, tedirgin bir şairin mırıldanışı bu. Ben de açıldım işte. Hatadır açılmak. soğuk gecede yorganın açılması mesela, sizi sevmeyen bir kadına açılmanız, denizde dalgalara açılmanız, ormanın derinliklerine ve en tehlikelisi sözcüklerin derinliğine…

Cemil Meriç mi yazmıştı; ”bir gemi gibi açılmadan limanda çürüdüm”, diye. Bir de bu var tabii. Nasılsa çürüyeceksen ha limanda ha okyanuslarda, ne fark eder. Sen de bir bilgenin ruhu varsa kumsaldan

fazla uzaklaşmamış bile olsan yıldızlara dek gidersin ama bir budalanın öküzce bir sıradanlığına sahipsen neyi öğreneceksin ki bayım.

Bunu sesli söyledim.

O anda yanımda şişman yaşlı bir adam geçiyordu ve tersçe baktı yüzüme. Al işte dedim. Ben sizi sevmek için şu kısacık yaşamımda binlerce parçaya bölündüm sayın beyefendi.Sizse bu zavallı yalnız adama nefretle bakıyorsunuz. Bir gün son nefesimde pişman ölmeyeceğim bu yüzden. Gözüm çöplükte kalmayacak bayım. Balzac’ın Albay Şabert’ ni düşündüm.

”İğreniyorum sayın bayan, dünyanızdan, sizden…” Karısına böyle bağırıyordu. ”Bir hastalığa yakalandım, dünyadan ve insanlardan tiksinme hastalığına…”

Yaşlı albay savaşta öldü zannedilip bir çukura atılır, günlerce cesetlerin altında yaşar.

Evine döndüğünde karısın çoktan biriyle evlendiğini, mallarının da yağmalandığını görür. ”İğreniyorum dünyanızdan!”Albayım. İyi yönünden bakın. Bu bir seçim. Bir ömrü kör bir aptal olarak geçirebilirsin ya da gözün açılır ve acıyı bulursun yanında. Hakikati bilen susar ve üzülür. Tanrının elçilerini düşünün. Dünyayı kederle yaşadılar. Taşlandılar, katledildiler. Benim sevgili Kierkegaardim, yaşadığı yüzyıla tutkudan yoksun bir akıl çağı, diyordu. Şimdi olsa cinnet çağı mı derdi buna. Bir çölden bile yoksunuz artık diyor Rumen yazar,

içimde kötümser edebiyatını konuşuyor hala, bay Cioran diyorum, haklısınız valla, yarım saattir yürüyorum, istediğim tek şey bir kaç dakika, bir otomobile – burada şehirde uzak bir semtte olmama rağmen -  bir insana, ev bloklarına rastlamak istemiyorum.

Bazı embesil yazarlar var bazı gerçekten hödük insanlar var hani, eskiden yaşayan insanlara, uçağa binemedikleri, cep telefonu kullanmadıkları için acıyanlar, bir çağın içinde olmayı bunlarla ifade edenler. Ben gürültünün olmadığı çağları seviyorum mesela. Çölde giden kervanları, çölde yıldızlara bakmak, televizyonun olmadığı çağları, bir lambanın başında, kamışı mürekkebe  banarak yazan bilgeleri seviyorum, bir büyücü gibi matematikle uğraşan eski zaman adamlarını, simyacıların karanlık hücrelerindeki umutsuz arayışlarına saygı duyuyorum, rüyanın yaşamdan, ölümden kovulmadığı çağları arıyorum. ‘İnsanın,’ diyorum Bay Cioran, bir çöle ihtiyacı var belki de, gözlerimizi kapattığımızda, gün içinde kaybolduğumuz uğraşların tantanasında kumlarında uzanıp yıldızlara bakacağı bir sanal çöle. Bunları düşünürken karşımdan bir kadın geliyor, sırtında eşofmanları, başında tuhaf bir şapka, sanırım sağlık yürüyüşü bu, ya da diyet falan olsa gerek, hayli yağlanmış gövdesi, hantal bir biçerdöver makinesi gibi geçiyor yanımdan, insanların bakışları giderek aynılaşıyor sanki, ya da beni gördüklerinde böyle bir ışık yanıyor hepsinde, kim bilir, ne garip dünya, dünyanın bu tuhaf halleri bitmez hiçbir zaman, açlık çeken milyonlarca insana karşılık, fazla beslenmekten ölen insanlar, yaşamın komik diyalektiği diyelim, gülelim isterseniz, kadının bakışları diyordum ya, siz de hemen Bay Cioran lafı yapıştırıyorsunuz:

”Kendimizi başkalarının gözleriyle görebilseydik, derhal ortadan kaybolurduk.” Size bütün kalbimle hak veriyorum. Ve ben de ortadan kaybolmak istiyorum. Şu az önce anlattığım çölüme dönüyorum. Biraz çöl biraz müzik, bunlar sizi kurtarmaz, zaten kurtulmak diye de bir şey yok nasılsa.

Açıldım işte…. Açıldım ve acıdım sevgili kadın, anne ve eski dostlarım…

Eve dönmeli, film bitiyor çünkü, eve dönüp Trakl okuyacağım. Bu sıcakta içinde serin gölgelerin olduğu, ıssız avlulara akşamın indiği şiirler, çan sesi, otlarda küçük rüzgar…

“Gayrı Bizim Elin Karaçalısı” Bu linki sık kullanılanlara ekle

Pazar, Aralık 27th, 2009


gayrı bizim elin karaçalısı’

Bulvarda sapsarı yapraklar geniş kaldırımda dalgalanıyor, güze has o solgun ışık vitrinlerde kırılıp caddeye akıyor. Kendimi o camların birinde görüyorum. Amerikan filmlerindeki alkolik polis eskilerine benzetirdi bir dostum beni; haklıymış! Annem, çirkin oğlum, diye severdi beni. Gerçekmiş bu da! Kravatı kaymış, ayakkabıları tozlu, saçları dağınık, terli ve uykusuz bir adam.

Bu benim! Sokaklarda pislik içinde yaşayan herifler görürsün ya bazen, ‘nasıl bu hale geldi’ diye düşünürsün, işte böyle oluyor demek ki, yavaşça oluyor, kendini o sahnede buluyorsun.
Babamla konuşuyorum hep. On yıldır böyleyiz, bitiremedik muhabbeti! Atkestanelerinin altından geçerken, ‘benim burada ne işim var baba’, diyorum.

‘İstediğin bu değil miydi?’ diyor. ‘Dört tarafı dağlarla çevrili bir kasabada ömrünü tüketmek istemiyorum!’ diye konuşmuştun.’
‘Ben de neler yumurtlamışım öyle! Artık böyle iddialı laflar etmiyorum.’
‘Yaşın ilerleyince anladın hanyayı konyayı.’
‘Demek ki…‘
Gençken bir şapşal olmaktan kurtulamıyor insan.
Yaşlandıkça da, pişman olmaktan!

‘Sen kime çektin böyle. Şu perişan haline bak! Annen seni böyle görse ne der!
‘Baba, sen hayatayken bu kadar konuşmazdın, hatta hiç konuşmazdın. Sobanın başına geçip uyuklardın. Bir soruya on beş dakika sonra karşılık verirdin.’
‘Sen de tertemiz bir çocuktun!’
‘İnsan her gün bir bataklıkta boğuşurken temiz kalamıyor.’
‘Lafı dolandırma!’
‘Başkası olsa bu konuşma burada biterdi ama, neyse. Bilmiyorum. Bana ne oldu bilmiyorum. Hiçbir şey olmadı belki de. Ne olabilir ki. Yıllar geçiyor, hepsi bu. İşte burada yaşıyorum. İşe gidiyor sonra eve dönüyorum. Bazen bu caddeye uğruyor, vitrinlere bakıyorum.’
‘Ya kadınlara’
‘Onlara da bakıyorum. Sonbaharda ışıktan mı nedir daha güzel oluyorlar. Bir de gözlerim bozuk ya, hiç çirkin görmüyorum. Bu solgun havada bütün kadınlar güzel görünüyor.’

‘Annen nasıl?’
‘ İyi.’
‘Aranız?’
‘Harika! Ciddi söylüyorum. Sanırım artık seviyor beni.’
‘Her zaman sevdi seni.’
‘Biliyorum!’
‘Kavgalarınız bitti demek, ne güzel’
‘Sakinleştim ben! Kuzu gibi bir adamım.’
‘Kurt kuzu oldu ha?’
‘Şu gökyüzü kadar sakinim baba!’
‘O barut gibi çocuğa ne oldu böyle?
‘Hiçbir şey. Annemin dediği gibi, burnum sürtüldü.’
‘Çok öfkeliydin. Aslında severdim bu yanını.’
‘Haklı bir öfkeydi, biliyorsun. Kendimi savunuyordum, daha doğrusu ailemi.’
‘Biliyorum.’
‘Artık savunacak bir şey kalmadı pek. Bana yapılanları da genelde görmemeyi tercih ediyorum. Ciddi bir şey değilse, bütün kavgalar anlamsızdır. Kimsenin düşmanı olmayacak kadar da sade bir hayatım var.’
‘Sade bir çocuktun sen. Hep öyleydin. Sessiz. Dünyaya kapalı bir çocuk.’
‘Sır küpü’, derdi annem!’
‘Evet, evet, sır küpü, hatırladım şimdi. ‘Bu gün okulda neler yaşadın bakalım?’ diye sorardı sana, sense, ‘hiçbir şey’ derdin. Ablan bülbül gibi şakırdı oysa.’
‘Okullardan hiç hoşlanmadım ben!’
‘Neyden hoşlandın ki’
‘Annem gibi konuştun şimdi!’
‘Kötü mü yani?’
‘Yoo, sadece onun gibi…’
‘Öyle görünüyordun. Çok az şeye ilgin vardı. Çivilerle oynuyordun. Hem unutma ilk oyuncağın bir kazandı.’
‘O kazanı seviyordum. Çok şeyi seviyordum. Şimdi bile. Şu ışığı mesela! Rüzgârda yaprakların sağa sola uçuşunu. Kaldırımdan yükselen rüzgârı, taze simit kokusunu, atkestanelerini, akşam saatlerindeki telaşı…’
‘Atları ve yunusları. Penguenleri ve serçeleri…’
‘Bunları nereden biliyorsun?
‘Ölüler hiç ummadığın şeyleri bilirler!’
‘Benim için ölü değilsin baba.’
‘Bu beni mutlu etti.’
‘Hep benimlesin. Bir baba oğlunda asla ölmez. Senin için iyi bir evlat olamadımsa da.’
‘Böyle söyleme.’
‘Evet, bu son sözü boş ver! Gereksiz hissiyata kapılmayalım.’
‘Sadece biraz karmaşık bir çocuktun’
‘Akşam yemeklerimiz ne güzeldi. Yer sofrasına dizilirdik. Küçük kavgalar ederdik. Sen değil ama annem olmadığında o sofrada eksik bir şey varmış duygusuna kapılıyorduk.’
‘O duyguya ben de kapılırdım’
‘Annemim böyle bir gücü vardı.’
‘En önemli yemek sofraya gelmemiş gibi.’
‘Evi ev yapan oydu!’
‘Sen de öyleydin.’
‘Yorgun görünüyorsun.’
‘Yorgun, perişan! Aldırma, her zaman böyle değilim, madem ölüler birçok şeyi biliyor, bunu da bilirsin. Zor bir gün oldu, bazı günler bitmiyor sanki bir de aramızda kalsın, gömleğim ütüsüzdü. Sızmışım televizyonun karşısında, sabah da erken gidiyorum işe.’
‘Yalnızsın!’
‘Baba, ailede herkes kalabalık nasılsa, bırak ben de tenha olayım.’
‘Çivilerinle mi oynuyorsun evde.’
‘Başka oyuncaklar buldum. Bu konuda yaratıcı olduğumu teslim edersin.
‘Ayakkabının içini kum doldurup kamyonculuk oynamak gibi’
‘Evet, az şeyimiz vardı o zamanlar, o yüzden çabuk mutlu oluyorduk ya.’
‘Şimdi mutsuz musun!’
‘Mutsuzluk nedir bilmiyorum baba, mutluluk nedir bilmediğim gibi. Yaşıyorum sadece. Onlar yalnızca kelimeler.’
‘Kelimeler, deyip geçme, insanlar artık kelimelerde yaşıyorlar.’
‘Peki sen, seninki nasıl bir yaşamak?’
‘Senin belleğinde yaşıyorum. Birden bir perde açılıyor, bir koku yapıyor bunu bazen, bazen de bir kelime, bir ses, ya da ışığın oyunları, günün bazı saatlerinde içinde düğümlenen bir duygu, bir yüz, bir bakış, bir eşya…’
‘Ne güzel ifade ediyorsun kendini.’
‘Ben değil sen konuşuyorsun.’
‘Ben deli miyim baba!’
‘Sen hep deliydin be evlat!’
‘Ne olacak şimdi?’
‘Böyle devam edeceksin.’
‘Akşam oluyor.’
‘Eve git, bir banyo yap ve uyu.’
‘İşte şimdi gerçek bir baba gibi konuştun!’
‘Bunları yaz, konuşmalarımızı yaz. Dünyadayken konuşmadığımız için sana iyi gelecek. Yaz, çiz, eskiden olduğu gibi.’
‘Eskiden…’
‘Oğlan ne yapıyor?’ derdim annene. O da, ‘yine bir şeyler yazıp çiziyor’, derdi.’
‘Kızarak tabi.’
‘İçine kapanmanı sevmiyordu, hepsi bu.’
‘İçime değil odaya kapanıyordum.’
‘Şimdi?’
‘Sonraki yıllarda çok açılmışım meğer. Şimdi yeniden odama dönmeye çalışıyorum baba.’
‘Çivilerine, kalemlerine, kazanına?’
‘Çok fena terledim. Sana hiç çekmemişim bu konuda. Vitrindeki adam durmadan terliyor baba.’
‘İçeriden biri gelip baktı sana, fark ettin mi, bir kız.’
‘ Evet, farkındayım. Sigara içiyormuş bahanesiyle beni denetliyor. Hiç babasıyla konuşan bir yorgun adam görmemiş sanki.’
‘Yüzünü buruşturdu üstelik.’
‘Öyle mi, vay küçük orospu’
‘Kılık kıyafet önemli, biliyorsun, görüntüler dünyası bu.’
‘Bir şey geldi aklıma: On on beş yıl oluyor baba, sen dünyadaydın daha, göreve başladığım ilk aylar. Suyu bile olmayan bir köye tayinim çıktı. Odun yok. Su yok. Hava buz gibi. Saman Pazarı’ndan çıra aldım. Soba yakmak için. Çok büyük bir alış veriş merkezine giriyorum. Elimde valiz. Valizde felsefe

kitapları ve bir bağ çıra. Çıralar valizi delip kenarından çıkmış. Üstüm başım felaket, güvenlikte de bir kız oturuyor, herkesi arıyor tabi, beni kenara aldı. Baba, o kızın yüzündeki ifadeyi görmeliydin. Bana zenciymişim gibi bakıyordu. Saç sakal karışmış bir adam, valizinden çubuklar çıkan garip görünüşlü biri. ‘Siz geçin geçin!’ dedi beni azarlayarak. Beni o elektronik cihazdan geçirmeye layık bulmadı. ‘Beni aramayacak mısınız?’ dedim. ‘Valizde ne olduğunu sormayacak mısınız?’ Vebalıymışım gibi uzaklaştı yanımdan.’
‘Bunlar halis çıra, sizden iyi kokar’, deyip güldüm. Bir daha bakmadı bile bana. Uzamış sakalım, delik valizim, kitaplarım ve çıralarımla kenardaki ışıklı kaldırıma oturdum. Seni düşündüm. Dünyayı, insanları, her şeydeki acıyı…
‘Çok mutsuzdun o günlerde.’
‘Sevmiyordum o işi. Yoksa su, odun, ıssız taşra hayatı, bunlar değildi mesele.
Ama okumak için harika bir zaman yarattı bu iş bana.’
‘Kendini unutturdun.’
‘Kendimi silmeyi hep sevdim, görünür olmak yoruyordu beni. Orada beş sene geçirdiğimi düşünürsek.’
‘Bazen öldüğünü falan düşünürdük.’
‘Güzel yıllardı yine de. Telefon yok, televizyon yok, ne de gereksiz insan kalabalığı.’
‘Artık eve gitsen iyi olur.’
‘Yarın çok şık giyinip bu vitrine geleyim bari.’
‘İnsanlara kızma.’
‘Kızmıyorum, gerçekten, dedim ya sana, gökyüzü kadar sakinim.’
‘Gökyüzü hep sakin değil ama. Karardı şimdi.’
‘Bu şehrin ekimi harikadır, baba!’
‘Ekim güzel bir aydır, bizim oralarda da.’
‘Seninle buğday ekmiştik bir keresinde, ama kasımdı. İlk defa yaptığım için unutmuyorum.’
‘Hatırladım ben de. Soğuk da bir gündü ha. Heybeyi sana yüklediğimde altında kalacağını sanmıştım.’
‘Bıyık altında güldüğünü görmüştüm.’
‘Farkındaysan, çok fazla anılarında yaşıyorsun. İyi bir şey değil bu!’
‘Seninle konuştuğum için böyle oluyor. Hem artık kırkına doğru giden bir adamım ben. Saçlarım seninki gibi ağarıyor.’
‘Ya kafanın içi?’
‘Orası da değişti. Sana kızamayacağım yaşlara geldim. Çaresizliğini anlıyorum artık. O zamanlar seni pısırık olmakla suçlardım. Oysa şimdi bakıyorum da, kendim de kenarda kalmış bir adamım. Bunun hiç de fena bir şey olmadığını düşünüyorum. Sana benziyorum giderayak, senin yolundan geliyorum, çaresiz bir adam, kendi halinde, yapayalnız biri.’
‘Ben yalnız değildim.’
‘Affedersin. Yalnız olan benim’
‘Hayır, sen de yalnız değilsin.’
‘Değil miyim?’
‘Ben varım!’
‘ Kenarda köşede bir adam olman hoşuma gitmiyordu. Hep gerilerde dururdun ve hiç bir şeye karışmazdın. Bu tavrını anlamıyordum. Konuşan başkalarıydı. Oysa şimdi anlıyorum ki, her şeyle başa çıkabilen biri, her lafa laf yetiştiren biri, bir yerde bayağıdır da! Sen sadece iyi bir adamdın. Bazı küçülmelere katlanmadığın için çaresiz kaldın.’
‘Hadi git artık eve!’
‘Siz evden olmadıktan sonra eve gitmenin ne anlamı var!’
‘Senin burnunu iyi sürtmüşler gerçekten!’
‘O kadar belli oluyor mu.’
‘Anamın babamın acı sözleri/ Bal oldu gidelim bizim ellere…’
‘Karacoğlan!’
‘Yaa!’
‘Sokaklarda türkü söylemeye başladım şimdi de, hiç utanmıyorum.’
‘Boş ver, utanacak ne var.’
‘Bu saatleri çok seviyorum baba! Bizim oralar ne tenhadır şimdi. Sokaklar boşalmıştır. Kavaklarda yapraklar savruluyordur. Soğuk bir toz vardır yolda. O tozun hep soğuk olduğunu düşünürüm nedense. Avlunun tahta kapısı gıcırdıyordur. Hatırlarsan ne kederli bir sestir o.’
‘Kederli olan sensin evladım.’
‘Sonra cıvalı lambalar yanar birden. Kasaba daha bir mahzunlaşır…’
‘Gayri bizim elin karaçalısı/ Gül oldu gidelim bizim ellere.’
‘Gidelim baba, gidelim buralardan, oturalım yer soframıza, annem sıcacık yayla çorbasını getirsin, artık Allah ne verdiyse…’

Baba, sen de hissettin mi, bir çıra kokusu geliyor bir yerlerden…

bülent gariboğlu

Bir Sarhoşluk Gecesi Bu linki sık kullanılanlara ekle

Perşembe, Ekim 15th, 2009


BİR SARHOŞLUK GECESİ

Herkes içmekle meşgul, bazıları da ölmekle, mesela sinekler o mor ışıklı kafesin içinde ‘cozzz!’ diye yanıp cehennemi boyluyor, kadehimi sineklere ve karşımdakilere kaldırıyorum, gülüyorlar bana, iyi, mutlu etmeyi severim insanları, onları hiç sevememiş olsam da… ‘Şef”e özel talimat veriyor Serkan, buranın gediklisi, mühendis olur kendileri; diğeri kasabanın önemli bir avukatı, ‘usta’, diyorlar, ortayı donatıver, misafirimiz var.

‘Bir senedir buraya dadandık,’ diyor Hasan, kafaları burada çekiyoruz!’

Serkan, ‘anlat!’ diyor, ‘nasıl gidiyor, neler yapıyorsun?’

‘Hiç!’, diyorum, ‘hemen hemen hiç!’

Tabakların biri geliyor biri gidiyor. Konuşuyorum. Çarpılmış ağzımla, beyhude gülümseyişimle. Sarhoş oluyorum yavaştan.

Sadece sarhoş olduğunda tatlılaşan adamlardanım ben de. Akşam ve yemekler güzel. Terasta esinti var, bunaltıcı sıcağı duymuyoruz. Tepeye astıkları mor ışıklı alet sivrisineklerin defterini dürüyor. ‘Yaşamak artık çok kolay!’ diyorum, buzlu rakımla alete işaret ederek; ‘babalarımız ne talihsizlermiş!’

‘Sen sarhoş oldun!’ diyor Serkan. Gülümsüyorum. Hep gülümsüyorum. Konuşuyorlar ve dinliyorum onları. Dostlarım hüzün veriyor bana. Hala kadınları konuşuyoruz, şu yaşa geldik aynı şeyler, kasabayı ve işlerimizi konuşuyoruz, bir de Serkan’ın bir türlü evlenecek kızı bulamamasını. Dostlarım hüzün veriyor bana, bu kasaba, elektrikle yanan sinekler, bol yıldızlı bu ağustos göğü, rakı ve sigara ve çaldıkları şarkılar, bir baltaya sap olamamış insanlara özgü o tuhaf bakışlarıyla garsonlar…

‘Biri var aslında’, diyor Serkan; Hasan;‘hep biri vardır senin ama bir türlü o biri karın olmayı başaramaz.’

‘Evlenme, diye ekliyor Hasan, bence evlenme!

‘Nedense’ diye cevap veriyor Serkan, ‘hep evlenenler evlenme’, diyor.

‘Hasan’a katılıyorum’, diyorum.

‘Tolstoy, evlenmek bir erkeğin ruhen ölümüdür, demiş…’

Sonra yanımıza biri oturuyor. Tanıştırılıyoruz. Adını hemen unutuyorum. Yine içkiler geliyor ve ben artık içmemem gerektiğini biliyorum. Hasta bir adamım çünkü, sarhoşluk sabahlarım doğduğuma pişman eder beni. Onların ne içkisi bitiyor ne sözleri. Şöyle hep domuz gibi sağlam bir adam olmayı istedim, ömrünce bir kere bile nezle olmayan adamlardan hani. Annem hep, ‘tozun toprağın içinde tek başına büyüdün sen, ondan böyle hastasın’, der durur.

Üzülür benim için. Sizin için üzülen biri derttir size ve o da hüzün verir adama. ‘Önemli değil anne!’ derim, ‘boş oturmadın ya, çalışıyordun.’

Şimdi beni bekliyor. Uyukluyordur koltukta, televizyon açık kalmıştır. Uyanıp saate bakıyordur iki de bir. Bekleme beni, dedim oysa. Annem dahil hiç kimsenin beni bekliyor olması hoşuma gitmez, tozun toprağın içinde böyle ince duygulara karşı bağışıklık kazanmışım demek ki…

Dönen dünyanın altında hesapları ödeyip çıktık. Sinekler ışığa koşup kavrulmaya devam ediyor. Çoktan gece yarısı olmuş, caddeler boş, ay batıp gitmiş. Hasan’ın arabaya atıyoruz kendimizi. Başım şimdiden kazan gibi ve midem çalkalanıyor. Hala nasıl konuşuyorlar anlamıyorum. Yol üstünde bir işkembecide duruyoruz. Hayatımda ilk defa içiyorum işkembe çorbasını. İşe yaramıyor. Hasan, Serkan alışmış mideleriyle taş gibi duruyor bana gülüyorlar. Serkan;’ Eee bu durumlarda ne diyor Tolstoy efendi.

Kafayı vurup yatmamı söylüyor, dedim. Gülüyorlar yine. Çarpık bakışlarımla ben de gülüyorum ve bir şarkıya başlıyorum. Yesari Asım Arsoy’un hüseyni şarkısı:

‘Fâriğ olmam meşreb-i rindâneden/ Yüz çevirmem nâfile peymâneden/ Bezmedikçe hâlet-i mestâneden/ Çıkmam Allah etmesin meyhaneden.’

‘Ne antika adamsın oğlum!’diyor, Serkan. Hasan, radyosunu açıyor arabanın. Cırlak sesli bir kadın boğuyor şarkımı, ben de yumuyorum gözlerimi. Görünmez kadehimi babamın hayaline kaldırıyorum, şarkı kalbimde çalmaya devam ediyor; Çıkmam Allah etmesin…’

‘İyi halt ediyorsun!’ diyor babam. Eve geliyoruz. İniyorum. El sallıyorum çocuklara.

‘Sağolun!’ diyorum, sağolun! Farların ışığında kalkan toza bakıp, ‘sağolun dostlar!’

Gittiler. Hoş geldin! Kendime hoş geldim. Dünya ne fena dönüyormuş meğer, ‘insan nasıl bulsun tanrıyı yahu?’ diyorum evin önündeki erik ağacına, ‘daha ayakta duramıyoruz birader!’
Yapraklarını hışırdatıyor erik. İçeriden ışık gelmiyor. Yukarıda ay yok, yıldızlar sessiz, karanlıkta dikilen bir adam, yarı gecede kendi evinin önünde sarhoş, kederli bir sahne bu ve bu sahneden uzaklaşmak isteyip bir adım atıyorum, atmamla yere yuvarlanmam bir oluyor. Aşk olsun dünya! Dünyanın suçu ne, diyor babam, kendi elinle yapıyorsun bunları. Sen diyorum babama, yaşarken böyle vaazlar vermezdin, neler oluyor o tarafta? Sonra toz kokusu! Yerde uzanmış tozu kokluyor ve kalbimin atışlarını duyuyorum. Ağustos böcekleri doldurmuş geceyi. Yanıma bir köpek geliyor, elimi kaldırıyorum, kaçıp gidiyor. Yerde sırt üstü dönüyor, yıldızlara bakıyorum. Işıltılı kubbenin içinde her şey dönüyor. Ne, diyorum, ne bunun anlamı! Kalkıyorum. Eriğin dibine yığılıyorum. Zehirlenmiş bir köpek gibi öğürüyorum ağacın dibine. Ben burada bir zamanlar sarışın bir çocuk olarak oyun oynardım, neler oldu da böyle sarhoş, mutsuz, yalnız bir adam haline geldim? Ve burada güneş olurdu, asmanın altında annemi beklerdim bazı günler, babam elinde fileyle çarşıdan gelirdi, sonra Zehra vardı, onunla ekşi üzümler koparırdık asmadan, Zehra’nın karım olmasını isterdim hep, Zehra’ya ne oldu, üzümlere ve güneşe, babama, o sarışın çocuğa…

Terli alnıma yapraklar çarpıyor. Böceklerin müziği bütün geceyi ele geçirmiş. Anahtar yok üzerimde. Kalkıp kapıyı vuruyorum. Kim o diyor uykulu sesi annemin. Bir yabancı diyorum. Açılıyor kapı. Yaşmağını arasından bembeyaz saçları görünüyor.

‘ Anne çok kötüyüm!’

‘İçtin mi sen?’ diyor. Merdivenleri çıkıp yatağa atıyorum kendimi. Böcekler kafamın içinde çınlıyor. Oda dönüyor. Annem bir fincan kahveyle yanıma geliyor.

‘Sakın ışığı açma!’ diyorum.

‘Çok mu içtin?’ diyor.
‘Çok kötüyüm anne!’, diyorum.
‘Kahveyi iç, miden yatışır!’ Yok, diyorum yok. Mavi bir leğen getiriyor. Leğene boşaltıyorum ne içtiysem. Sen git, diyorum anneme. Git uyu! Ne vardı oğlum bu kadar içecek.
Bütün ev o hastalıklı anason kokusuyla doluyor. Annem pencereyi açıyor, sonra odadan çıkıp gidiyor. Bir saat boyunca acıyla kıvranarak iki büklüm içimi dışarı kusuyorum. Başım çatlarcasına ağrıyor. Serin bir rüzgâr giriyor içeri. Sonra da annem.

Loş ışıkta yorgun bir hayal. Anne, diyorum, babam ne yapıyor. Gülümsüyor zorla. Uyuyor, diyor, çok yorgun. Elinde bir bardak, uzatıyor. Nane, limon kaynattım, iç şunu. Alıp yudumluyorum. Leğeni alıp gidiyor.

Ezan başlıyor az sonra. Horozlar ötüyor. Sonra siliniyor her şey. Babam radyoyu açıyor. Bir Cuma sabahı olsa gerek. Bizim eller çalıyor radyoda. ’Halk Hikayeleri’ başlayacak birazdan. Demli çay kokusu eve dağılmış . Abim iniyor aşağı, sonra Selma. Daha incecik dal gibi bir genç kız, sofrayı kuruyor. Annem elinde demlikle görünüyor. Bu bir rüya biliyorum, yine de mutluyum. Yer sofrasına çöküyoruz. Ne anason kokusu var orada ne mavi leğen.
Annemin ışıltılı, kahverengi saçları yaşmağından fırlamış, yıllar hiç geçmemiş gibi.

Babam biraz daha açıyor radyonun sesini.

Bir udi yavaştan giriyor şarkıya: ‘Fariğ olmam meşrebi rindaneden…’

öykü ve illüstrasyon: bülent gariboğlu




Powered by Aykırı Edebiyat | Aykırı Edebiyat tarafından yapılmıştır.