Mustafa Kemal SAĞLAM

Yağmur Akşamı / Akşamın Yağmuru Bu linki sık kullanılanlara ekle

Cumartesi, Mayıs 29th, 2010


yağmur akşamı / akşamın yağmuru

Yağmurlu bir akşamdı. Şehrin kadavrasında kurşun arıyordu doktorlar. Oysa annem kurşunu başımdan aşağı döktükten sonra bir tas suyun içinde söndürmüş ve bohçasını dürmüştü.

Akşamdı. Yağmur bardağa dolar gibi yağıyordu. Polisler yıkılmış bir karınca yuvasının başındaydılar. Olay yeri inceleme parmak izi, polisler fail arıyordu. Hiç kimsenin aklına yabancı adamların bana havadan attığı “misket”i almamak için koşarken yuvayı ayaklarımla dağıttığım gelmiyordu.

Bir akşamdı. Akşam, geceye doğru, yağmurun teninde ağlıyordu. İşçiler kesilmiş elektriğe aldırmadan yanmayan sokak lambalarını tamir etmeye çalışıyorlardı. Bir işçi gözüne yağmur damlaları kaçarken bir lambayı okşuyor ve “Alaaddin’in Cinini” hayal ederek Tanrıya dua ediyordu.

Akşamdı. Şehrin hüznünü yağmur anlatıyordu. Sokaktaki köpekler sanki kısır olmadıklarından tehlike saçıyormuş gibi kısırlaştırılıyorlardı. Geçmişi silinen geleceği köreltilen köpekler, kediler gibi köşelere sinerlerken; kedilerin tırnakları elleri enjektör tutan adamların derilerine geçiyordu.

Akşam dağılmaya başlıyordu. Paramparça ağıtlar yakıyordu. Yağmur şişede sallanıyordu. Gökten yağdığı gibi durmuyordu. Sınava girecektik ve Eyüp “zaman uyumuna” dikkat etmemiz gerektiğinden dem vuruyordu. Oysa “zamana and olsun ki” tüm zamanların çıkmazı da zaten buydu.

Akşam paramparça olduğunda ise cemaat cami duvarının önünde durmuş, duvara bakıp iç geçiriyordu. Duvara işeyen itin eceli gelmesine gelmişti de ölümünün nasıl olacağı tartışma konusuydu. İçlerinden biri onu yağmur altında ölüme terk etmeyi öneriyordu. Diğerleri ise bu “sinsi” fikre kapılıp rüzgârın önündeki yapraklar gibi evlerinin yolunu tutuyorlardı.

Yağmurlu bir akşamdı. Akşam yağmurla vardı.

Yağmurlu bir akşamdı. Hayaldi, günahtı; gerçekti, sevaptı. Günahlar yağmurda yıkanıyor; sevaplar yağmurdan damıtılıyordu.

Bir akşamdı. Öylesine bir akşam ama yağmurlu bir akşamdı. Yağmurdan bir akşamdı.

mustafa kemal sağlam

Aynadam-II Bu linki sık kullanılanlara ekle

Perşembe, Şubat 11th, 2010

Aynadam II

Sanırım karar verme anı geldi çattı. Ölüm ve yaşam. İnsan yaşarken ölü taklidi yapabiliyor ama ölürken yaşıyor taklidi yapmayı deneyeceğim ben.

Sanırım bu son buluşmamız olacak. Hayatın boyunca kimseyle konuşmadın biliyorum. Ama ölmek üzere olan bir adamın son arzusunu da yerine getirmeyecek misin? Konuşmayacak mısın benimle. Ki ben senin için hayatımı feda ederken. Ya benden sonra… Ben öldükten sonra da mı konuşmayacaksın?

Ah! Ne söylesem boş değil mi? Konuşmayacaksın. O zaman beni dinle. Sustuğun her haline tercüman olan duygularımla konuşacağım bu defa. Fazla vaktim yok biliyorum. Ölümüme üzülen kimse olmayacak! Hatta kimse farkına bile varmayacak. Dur bir sigara yakayım. Sen sevmezsin ama hani son defa diye soruyorum: içer misin bir tane? Peki tamam kızma. Saçmalama lüksüm olsun değil mi azıcık, seni hayata itip ölümü kucaklarken.

Neler yaptığımı biliyorum. İnsan en iyi kendini bilir, değil mi? Bu bir özür konuşması olmayacak. Zaten bedelini ödüyorum her şeyin. Aslında ödüyor muyum, o da ayrı bir mesele. Seni çocukların kanının arabaların depolarına doldurulduğu bu dünyada yalnız bırakıyorum. Neyse mesele bu değil. Zaten zamanımız azalıyor. Ve sen hayata koşmak içinsin. Ve ben ölümü beklemek içinim.

Şimdi kulağını aç ve beni iyi dinle. Kısık sesle konuşmamdan hep nefret ettin. Al işte haykırıyorum. Canımı alan alçaklara söyle: hepsinin canı cehenneme. Ve canımı alırlarken bir kadavra olacağımı düşünüp sevinmesinler. Kadavra olmayacağım ben. Ve organlarımı bağışlamıyorum. Hiç kimseye takılmayacak. Bu lanet adamdan geriye topraktan gayrı hiçbir şey kalmayacak.

Yıllar önce sırtıma taktığım, takındığım şu gömleğe diktin hep gözünü. İlk giydiğimde ne kadar da berraktı. Şimdi yakası terden simsiyah olmuş diye beyazlığından bir şey kaybetti sanma. Bu odada o kadar nöbet geçirdim, sen şahitsin. Ve bu son nöbetim. Kendimi ölüme teslim etmeden önce tüm mevzileri sapasağlam sana teslim ediyorum.

Git ve yaşa! Hayallerini kurduğum dünya senin olsun. Makinelere karşı yaşa bu hayatı. O dişlilere çomak sok. Yeri geldiğinde haykır ve konuşmaktan korkma!

Ve sözün bittiği yer. Ve senin gitmen gerekiyor. Ve benim kalıp ölümü kucaklamam senin adına. Hayatın için özür dilerim her ne kadar bu konuşma özür için olmasa da. Seni de götürmek isterdim yanımda. Ama lanet olsun her isteği olmuyor insanın. Şimdi duvarları yumruklamak vakti ellerini parçalarcasına. Duvarları yumruklamak… Ve bağırmak: Lanet olsun tüm duvarlara! Ve aynalara!

Aynaların kırılma vaktidir.

mustafa kemal sağlam

Aynadam Bu linki sık kullanılanlara ekle

Pazar, Aralık 27th, 2009

aynadam

Bir ayna… Karşısında bir adam. Adamlıktan çıkmış hani. Saç baş yolduran cinsten. Yolunacak denli uzamış sakalı. Göz çukurları mor mor.

Bir adam… Karşısında bir ayna. Gökyüzü gibi. Aynalıktan çıkmış hani. Bakınca bulutlar gözüküyor içinde. Yağmur damları. Damlalar ıslak ve sessiz.

Adam bir aynaya bakıyor bir de bulutlar gibi kıvranan aksine. Adam bir bulutlara bakıyor bir de ayna gibi kendini gösteren yağmur damlalarına. Adam bir hayata bakıyor bir de gözlerini kapatıp eski zamana. Adam bir eskinin hikayesine dalıyor bir de geleceğin hayaline.

Bir adam yüreğinde onulmaz yaralarla aynanın karşısında raks ediyor. Bir ayna olanca ruhsuzluğuyla adama bakıyor. Bir adam güzel hayallerle hülyalara dalıyor. Bir ayna hasedinden çat diye çatlıyor.

Adam bakıyor ruhsuz ruhsuz duran aynaya. Şöyle baştan aşağı süzüyor onu. Zannım o ki gözüne de kestiriyor hani. İhtimal yakasını buruşturacak. Ama kendini görüyor sanki de duruyor bu defa. Duruyor ayna da şöyle bir bakıp adama.

Adam kendi kendine konuşacak oluyor. Kızıp bağırmak istiyor. Öfkelenip sövmek istiyor. Sonra bakınca hicabından kızarmış aynaya, susuyor yutkunarak dilini. Düşünmek istiyor sayıklamak istiyor uykusunda. Ama başını koyunca yastığa bir de bakıyor ki uyumuş ayna.

Adam kaldırıp başını bir sigara yakıyor. Aynanın içinden dumanlar fışkırıyor. Sonra taze demlenmiş çayın buğusu. Bu arada nedense konuşacak oluyor ayna. Ancak dumana boğulmuş gibi sesi çok derinden geliyor. Adam şaşırıyor. Boğuk sesi arıyor. Hani aynadan da beklemiyor. Etrafına bakarken bir öksürük sesi duyuyor ve gerisini de hatırlamıyor.

Adam kaldırıyor başını çaydanlığın üzerinden. Bayılmış olduğunu anlıyor. Ama anlayamıyor kafası neden demlik gibi. Sonra etrafa bakınıp toplamaya başlıyor yerden aynaya yansıyan cam kırıklarını.

Uzun uzun feryat ediyor ayna. Bedeninden sökülen her cam kırığından sonra. Uzun uzun düşünüyor adam nasıl bu kadar canını acıtmış olduğunu aynanın. Sonra tekrar düşünüyor ve hayret ediyor kendine. Duyup da anlamlandıramadığı sesler aynadan geliyor aslında. Aslında görmek yetmiyor, duymak da gerekiyor bilmek için. Ağlamak da gerekiyor.

Adam ağlamaya başlıyor. Sonra duymaya. Sonra dokunmak istiyor. Aklından neler neler geçiyor da utanıp söyleyemiyor. Sonra yaklaşıyor usul usul. Yaklaşıyor ince ve narin. Yaklaşıyor sessiz ve edilgen. Dokunmak için ki dokunuyor nitekim.

Ayna ürperiyor bir süre. Teninin diken diken olmuş hali adamın ellerini kanatıyor. Adam elini çekiyor hemen. Gözlerinden yaşlar süzülüyor yanağına doğru büyük büyük. Seni seviyorum, diyor ayna. Ama aynı zamanda ellerini kesiyorum. Dokunmaman için bana ve dahi başkasına. Çünkü senin ellerin benim. Çünkü ben senin ellerinim.

mustafa kemal sağlam

Yalnızlık / Olsun Bu linki sık kullanılanlara ekle

Pazartesi, Kasım 23rd, 2009


yalnızlık



Karılar koğuşunda yıkanan çoraplardan damıtılan bir günahın kefaretidir yalnızlık. İsmin yalın halindedir kalabalıklar arasında olsa da. Bir türkünün, bitmeyen bir çığlığın tezahürüdür. Anlatılmaz bazen. Anlaşılamaz. Umutsuzluktur heyulalar içinde. Bitmek bilmeyen bir ızdırabtır. Ne yana dönsen oradadır. Bitmeyen bir iştahla yakasına yapışır insanın. Bitmeyen bir iştiyakla yaşatır varlığını. Varlığı tekliktir, tekliği bilinmezlik.



Kına gecelerinde kızların gözyaşları; umutlu, ıslak bakışları ve Ganj’ı kirleten küller bir isyan bayrağıdır ayrılığa açılan. Kaldırılan bir kazandır ne idiğü belirsiz çeriler tarafından. Bir lastiğin gevşekliğine inat ölümsüz ve kenetlenmiş şiirler yumuşatır isyanı. Gözyaşına dönüştürür yalnızlığı, yalnızlığa hediye olsun diye göz pınarlarından süzülen.



Uydum akıllı zihinlerde türetilen onca aforizmaya rağmen; özgürlük, boynuna vurduğun pranganın bir ucunu sevgiliye sunmaktan geçer bir fecr vakti. Hesapsız, kitapsız, olduğu gibi, tümünü derdest edip sevgiliye sunmaktan. Aksi takdirde serkeşlikten başka payen yoktur cihanda. Ne rahat nefes alabilirsin ne bir güzeli ömrüne sultan eyleyebilirsin.



Ve zaman ansızındır. Hesapsızdır. Durağandır bazen. Bazen devr-i daimdedir. Simetrik hareketlerle anlatıladurur ama anlaşılmazdır. Başlangıç çizgisinden habersiz çabaların ışığında bir güzelin gözlerinde görülen düşten sonra ansızın duran dünyanın adıdır zaman.



İsimsizdir dünya. Eski zaman kavimlerinin çocuğudur çünkü. Çekingendir, çelimsizdir. Ne çerilere söz geçirebilmiştir ne varlığını tehdit eden onca tragedyaya. Gözle görülür, elle tutulur hiçbir şeyi yoktur dünyanın. İsimsiz bırakılmıştır bu yüzden. Bu yüzden tahta köprülerinden sular akar. Bu yüzden kayıtsızdır, bu yüzden umarsız.



Kaydı düşülür dünyanın, isimsizlerin kaydına. İsimsizlik bir nevi bensizliktir bu yüzden. Yunus denilen miskin de oradadır. Rumi denilen aşık da. Birisi miskin bellemiştir adını. Diğeri Tebriz’in güneşine ram olmuştur. Hallac’ın ayağının dibine bakmaz onlar. İsimsiz kalmak için gelmişlerdir isimsiz cihana. Ayaklar havada, kafalar semada hep birden ‘ene’l hakk’ derler, sığınarak yaradana.



Aşk biraz ruhundan üflemektir bunun için, biraz da ruhuna üflenmek. Gel-git arasında yaşanan onca kıyımdan geriye kalanın ismidir. Ya da olmazları olur eden birkaç çift sözden ibarettir yalnızca.



mustafa kemal sağlam





Kilis Kız Meslek Lisesinin Tam Karşısı!


Kitap, kafe, wireless internet…


Simurg’unuzu Aramaya Simurg’a Gelin!



…olsun

ben bunu yaşayamam

göze alıp

peşinden koşamam

bir şair gibi ilmik ilmik işleyemem şiirlerle yaşamı

ve bir martı gibi özgür kanat açamam yeni doğmuş güneşe karşı

efkarlanıp elimdeki rakı bardağını vursam da masaya

yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes alamam

kalamam artık olmadığım yerlerde

ve de gidemem hiç gitmediğim üzerine güneş doğan ve toprak kokan diyarlara

sağolsun var olmayan yaşam

mutlu olsun yaşamadan ölen insan

ve de uçan kuşlar hür olsunlar gittikleri ve döndükleri yerlerde

çıplak gözle güneşe bakabilen insan huzurlu olsun

yapılacak olan gidilmesi gerekenler var olsun

ağlanacak gülünmeyecek acılar yok olsun

olmayan tatlar, yaşanamayan huzurlarla dolu insan olsun..

o insan ki ölmeden yaşarken mutlu olsun..

merhaba ölü doğan çocuk

sana selam getirdim doğmamış olan yarından

üzülme kaybettiğin yalan olan hayatının karşılığı gerçekliktir

ve sen saat tamircisi sana da selam olsun

zamanın efendisi olan zaman makinesi..

sahte olan düzen ve sahtekar insan kahrolsun

gözyaşı elinden alınan kızlar özgür olsun

zamana inat eden kör düşünce görür olsun

en uzun gecenin dibi mavi olsun

ama dedim ya çocuk yapamam ben bunu yapamam..

uğraş başsüllü

aykIRI EDEBiYAT 22 kasım’2009 SAYI:59

h-aykIRabilenlere…

SAHİBİ: OKUYUCULARI

emrah ayhan, tarkan başer,

murat koçak, metah çakko, efsun emel canpolat,

ahmet uysal, hikmet kızıl,

mustafa kemal sağlam, uğraş başsüllü,

meral özcan, atilla akın, b.ada

adres: gümüş küpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

emrahayhann@hotmail.com metahcakko@hotmail.com

SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR.

Yıkık Bu linki sık kullanılanlara ekle

Perşembe, Ekim 15th, 2009

fotoğraf: ufuk akçay

Hani bir bahar günüydü. Kayıtlıdır bir yerlerde. Kimsesizdim. Kapına durmuştum. Yıldızlar vardı hani. Peş peşe kaymayan yıldızlar. Köşesiz yıldızlar.

Hani hüzünlüydüm. Terkedilmiştim. Sensizdim. Dağlara bakıp ağlıyordum. Küfrünü kusuyordu taşlar.

Hani bir yıkımdan geriye kalmıştım. Ölmüştü tüm sevdiklerim. Hayallerim vurulmuştu sonra. Soyum kırılmıştı. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Özüm kaybolmuştu. Ayaklarım tutmuyordu.

Hatırlıyorsundur.

İşte kavlime sadakatle… Rikkat ve hasretle…

Şimdi kapındayım.

Ölmek üzere… Boğulmak üzere… Kaybolmak üzere kapındayım.

Bahar geçti biliyorum. Yıllar geçti.

Gittim geldiğim yerlerden. Sustum konuştuğum şeylerden. Susadım içtiğim sulardan.

Haşrolamak üzere tekrar… ölmek üzere ölümden önce… doğmak üzere doğumdan önce…

Kimsesiz… yalnız…biraz şerkeş… biraz utangaç kapındayım.

İsmin kaşımda duruyor. Silüeti sırtımdan yansımış. Varlığın buram buram zihnimde.

Ne olur sana açtığım ellerimi geriye çevirme!

mustafa kemal sağlam

Asr Bu linki sık kullanılanlara ekle

Perşembe, Eylül 17th, 2009

Asr

 

Zamanı takvim yapraklarından

Anlamaya çalışırken

Bilmiyordum öncesini

Bilir sanıyordum vesikalar

Ancak hayat kadınlarına verilen cinsten

Yalnızca resmi olanlar

 

Anlamaya çalışırken zamanı

Anın hikayesini göz ardı ettiğimde

Uzakta çok uzakta bir yerde

Nuh’un gemisinin kalıntıları

Laboratuarlarda çaresiz bakışları

İnsanların

Ve gördüğüm tüm vesikalar

Anlamsızdı

 

Yalan söylüyordu tarih

Varsayımlardan hareketle

Kimse bilmiyordu işin aslını

Mesela ademin yaşını

Zamanın tarihini bilmiyordu kimse

 

Bir gün bir dağın tepesinde

Rastladım deniz kabuklarına

Anlamsız geldi, anlatamadı harfler

Hatta çaresiz kaldı sin de

Ve gemi kalıntıları, vesikalar

Çaresizdi dağ katmanlarına

 

Öyleyse dedim zamanın bir adı olsa gerek

Öyle ya da böyle tarihe geçmiş

Her şey bir tufanla yok olmuş olamaz

Hiçbir şey yalnızca bir tufanla var olamaz

Öyleyse dedim zamanın bir adı olsa gerek

 

Zamanın adını aradım kadim kitaplarda

Ki çınladı zihnimde bilmediklerim

Bilge adamların sözlerine baktım sonra

Sonra zihnimde, ücrada bir yerde

Duydum ve öldüm ve sustum sonra

“Asra and olsun ki!”

 

mustafa kemal sağlam

 


Simurg Kitabevi Yeni Yerine Taşındı!
Kilis Kız Meslek Lisesinin Tam Karşısı!
Hem De Kitap-Kafe Olarak!
Wireless İnternet de Cabası!
Daha Yeni Yeni Birçok Şey var!
Siz İyisi mi Simurg’unuzu Aramaya Simurg’a Gelin!

 




Powered by Aykırı Edebiyat | Aykırı Edebiyat tarafından yapılmıştır.