gayrı bizim elin karaçalısı’

Bulvarda sapsarı yapraklar geniş kaldırımda dalgalanıyor, güze has o solgun ışık vitrinlerde kırılıp caddeye akıyor. Kendimi o camların birinde görüyorum. Amerikan filmlerindeki alkolik polis eskilerine benzetirdi bir dostum beni; haklıymış! Annem, çirkin oğlum, diye severdi beni. Gerçekmiş bu da! Kravatı kaymış, ayakkabıları tozlu, saçları dağınık, terli ve uykusuz bir adam.

Bu benim! Sokaklarda pislik içinde yaşayan herifler görürsün ya bazen, ‘nasıl bu hale geldi’ diye düşünürsün, işte böyle oluyor demek ki, yavaşça oluyor, kendini o sahnede buluyorsun.
Babamla konuşuyorum hep. On yıldır böyleyiz, bitiremedik muhabbeti! Atkestanelerinin altından geçerken, ‘benim burada ne işim var baba’, diyorum.

‘İstediğin bu değil miydi?’ diyor. ‘Dört tarafı dağlarla çevrili bir kasabada ömrünü tüketmek istemiyorum!’ diye konuşmuştun.’
‘Ben de neler yumurtlamışım öyle! Artık böyle iddialı laflar etmiyorum.’
‘Yaşın ilerleyince anladın hanyayı konyayı.’
‘Demek ki…‘
Gençken bir şapşal olmaktan kurtulamıyor insan.
Yaşlandıkça da, pişman olmaktan!

‘Sen kime çektin böyle. Şu perişan haline bak! Annen seni böyle görse ne der!
‘Baba, sen hayatayken bu kadar konuşmazdın, hatta hiç konuşmazdın. Sobanın başına geçip uyuklardın. Bir soruya on beş dakika sonra karşılık verirdin.’
‘Sen de tertemiz bir çocuktun!’
‘İnsan her gün bir bataklıkta boğuşurken temiz kalamıyor.’
‘Lafı dolandırma!’
‘Başkası olsa bu konuşma burada biterdi ama, neyse. Bilmiyorum. Bana ne oldu bilmiyorum. Hiçbir şey olmadı belki de. Ne olabilir ki. Yıllar geçiyor, hepsi bu. İşte burada yaşıyorum. İşe gidiyor sonra eve dönüyorum. Bazen bu caddeye uğruyor, vitrinlere bakıyorum.’
‘Ya kadınlara’
‘Onlara da bakıyorum. Sonbaharda ışıktan mı nedir daha güzel oluyorlar. Bir de gözlerim bozuk ya, hiç çirkin görmüyorum. Bu solgun havada bütün kadınlar güzel görünüyor.’

‘Annen nasıl?’
‘ İyi.’
‘Aranız?’
‘Harika! Ciddi söylüyorum. Sanırım artık seviyor beni.’
‘Her zaman sevdi seni.’
‘Biliyorum!’
‘Kavgalarınız bitti demek, ne güzel’
‘Sakinleştim ben! Kuzu gibi bir adamım.’
‘Kurt kuzu oldu ha?’
‘Şu gökyüzü kadar sakinim baba!’
‘O barut gibi çocuğa ne oldu böyle?
‘Hiçbir şey. Annemin dediği gibi, burnum sürtüldü.’
‘Çok öfkeliydin. Aslında severdim bu yanını.’
‘Haklı bir öfkeydi, biliyorsun. Kendimi savunuyordum, daha doğrusu ailemi.’
‘Biliyorum.’
‘Artık savunacak bir şey kalmadı pek. Bana yapılanları da genelde görmemeyi tercih ediyorum. Ciddi bir şey değilse, bütün kavgalar anlamsızdır. Kimsenin düşmanı olmayacak kadar da sade bir hayatım var.’
‘Sade bir çocuktun sen. Hep öyleydin. Sessiz. Dünyaya kapalı bir çocuk.’
‘Sır küpü’, derdi annem!’
‘Evet, evet, sır küpü, hatırladım şimdi. ‘Bu gün okulda neler yaşadın bakalım?’ diye sorardı sana, sense, ‘hiçbir şey’ derdin. Ablan bülbül gibi şakırdı oysa.’
‘Okullardan hiç hoşlanmadım ben!’
‘Neyden hoşlandın ki’
‘Annem gibi konuştun şimdi!’
‘Kötü mü yani?’
‘Yoo, sadece onun gibi…’
‘Öyle görünüyordun. Çok az şeye ilgin vardı. Çivilerle oynuyordun. Hem unutma ilk oyuncağın bir kazandı.’
‘O kazanı seviyordum. Çok şeyi seviyordum. Şimdi bile. Şu ışığı mesela! Rüzgârda yaprakların sağa sola uçuşunu. Kaldırımdan yükselen rüzgârı, taze simit kokusunu, atkestanelerini, akşam saatlerindeki telaşı…’
‘Atları ve yunusları. Penguenleri ve serçeleri…’
‘Bunları nereden biliyorsun?
‘Ölüler hiç ummadığın şeyleri bilirler!’
‘Benim için ölü değilsin baba.’
‘Bu beni mutlu etti.’
‘Hep benimlesin. Bir baba oğlunda asla ölmez. Senin için iyi bir evlat olamadımsa da.’
‘Böyle söyleme.’
‘Evet, bu son sözü boş ver! Gereksiz hissiyata kapılmayalım.’
‘Sadece biraz karmaşık bir çocuktun’
‘Akşam yemeklerimiz ne güzeldi. Yer sofrasına dizilirdik. Küçük kavgalar ederdik. Sen değil ama annem olmadığında o sofrada eksik bir şey varmış duygusuna kapılıyorduk.’
‘O duyguya ben de kapılırdım’
‘Annemim böyle bir gücü vardı.’
‘En önemli yemek sofraya gelmemiş gibi.’
‘Evi ev yapan oydu!’
‘Sen de öyleydin.’
‘Yorgun görünüyorsun.’
‘Yorgun, perişan! Aldırma, her zaman böyle değilim, madem ölüler birçok şeyi biliyor, bunu da bilirsin. Zor bir gün oldu, bazı günler bitmiyor sanki bir de aramızda kalsın, gömleğim ütüsüzdü. Sızmışım televizyonun karşısında, sabah da erken gidiyorum işe.’
‘Yalnızsın!’
‘Baba, ailede herkes kalabalık nasılsa, bırak ben de tenha olayım.’
‘Çivilerinle mi oynuyorsun evde.’
‘Başka oyuncaklar buldum. Bu konuda yaratıcı olduğumu teslim edersin.
‘Ayakkabının içini kum doldurup kamyonculuk oynamak gibi’
‘Evet, az şeyimiz vardı o zamanlar, o yüzden çabuk mutlu oluyorduk ya.’
‘Şimdi mutsuz musun!’
‘Mutsuzluk nedir bilmiyorum baba, mutluluk nedir bilmediğim gibi. Yaşıyorum sadece. Onlar yalnızca kelimeler.’
‘Kelimeler, deyip geçme, insanlar artık kelimelerde yaşıyorlar.’
‘Peki sen, seninki nasıl bir yaşamak?’
‘Senin belleğinde yaşıyorum. Birden bir perde açılıyor, bir koku yapıyor bunu bazen, bazen de bir kelime, bir ses, ya da ışığın oyunları, günün bazı saatlerinde içinde düğümlenen bir duygu, bir yüz, bir bakış, bir eşya…’
‘Ne güzel ifade ediyorsun kendini.’
‘Ben değil sen konuşuyorsun.’
‘Ben deli miyim baba!’
‘Sen hep deliydin be evlat!’
‘Ne olacak şimdi?’
‘Böyle devam edeceksin.’
‘Akşam oluyor.’
‘Eve git, bir banyo yap ve uyu.’
‘İşte şimdi gerçek bir baba gibi konuştun!’
‘Bunları yaz, konuşmalarımızı yaz. Dünyadayken konuşmadığımız için sana iyi gelecek. Yaz, çiz, eskiden olduğu gibi.’
‘Eskiden…’
‘Oğlan ne yapıyor?’ derdim annene. O da, ‘yine bir şeyler yazıp çiziyor’, derdi.’
‘Kızarak tabi.’
‘İçine kapanmanı sevmiyordu, hepsi bu.’
‘İçime değil odaya kapanıyordum.’
‘Şimdi?’
‘Sonraki yıllarda çok açılmışım meğer. Şimdi yeniden odama dönmeye çalışıyorum baba.’
‘Çivilerine, kalemlerine, kazanına?’
‘Çok fena terledim. Sana hiç çekmemişim bu konuda. Vitrindeki adam durmadan terliyor baba.’
‘İçeriden biri gelip baktı sana, fark ettin mi, bir kız.’
‘ Evet, farkındayım. Sigara içiyormuş bahanesiyle beni denetliyor. Hiç babasıyla konuşan bir yorgun adam görmemiş sanki.’
‘Yüzünü buruşturdu üstelik.’
‘Öyle mi, vay küçük orospu’
‘Kılık kıyafet önemli, biliyorsun, görüntüler dünyası bu.’
‘Bir şey geldi aklıma: On on beş yıl oluyor baba, sen dünyadaydın daha, göreve başladığım ilk aylar. Suyu bile olmayan bir köye tayinim çıktı. Odun yok. Su yok. Hava buz gibi. Saman Pazarı’ndan çıra aldım. Soba yakmak için. Çok büyük bir alış veriş merkezine giriyorum. Elimde valiz. Valizde felsefe

kitapları ve bir bağ çıra. Çıralar valizi delip kenarından çıkmış. Üstüm başım felaket, güvenlikte de bir kız oturuyor, herkesi arıyor tabi, beni kenara aldı. Baba, o kızın yüzündeki ifadeyi görmeliydin. Bana zenciymişim gibi bakıyordu. Saç sakal karışmış bir adam, valizinden çubuklar çıkan garip görünüşlü biri. ‘Siz geçin geçin!’ dedi beni azarlayarak. Beni o elektronik cihazdan geçirmeye layık bulmadı. ‘Beni aramayacak mısınız?’ dedim. ‘Valizde ne olduğunu sormayacak mısınız?’ Vebalıymışım gibi uzaklaştı yanımdan.’
‘Bunlar halis çıra, sizden iyi kokar’, deyip güldüm. Bir daha bakmadı bile bana. Uzamış sakalım, delik valizim, kitaplarım ve çıralarımla kenardaki ışıklı kaldırıma oturdum. Seni düşündüm. Dünyayı, insanları, her şeydeki acıyı…
‘Çok mutsuzdun o günlerde.’
‘Sevmiyordum o işi. Yoksa su, odun, ıssız taşra hayatı, bunlar değildi mesele.
Ama okumak için harika bir zaman yarattı bu iş bana.’
‘Kendini unutturdun.’
‘Kendimi silmeyi hep sevdim, görünür olmak yoruyordu beni. Orada beş sene geçirdiğimi düşünürsek.’
‘Bazen öldüğünü falan düşünürdük.’
‘Güzel yıllardı yine de. Telefon yok, televizyon yok, ne de gereksiz insan kalabalığı.’
‘Artık eve gitsen iyi olur.’
‘Yarın çok şık giyinip bu vitrine geleyim bari.’
‘İnsanlara kızma.’
‘Kızmıyorum, gerçekten, dedim ya sana, gökyüzü kadar sakinim.’
‘Gökyüzü hep sakin değil ama. Karardı şimdi.’
‘Bu şehrin ekimi harikadır, baba!’
‘Ekim güzel bir aydır, bizim oralarda da.’
‘Seninle buğday ekmiştik bir keresinde, ama kasımdı. İlk defa yaptığım için unutmuyorum.’
‘Hatırladım ben de. Soğuk da bir gündü ha. Heybeyi sana yüklediğimde altında kalacağını sanmıştım.’
‘Bıyık altında güldüğünü görmüştüm.’
‘Farkındaysan, çok fazla anılarında yaşıyorsun. İyi bir şey değil bu!’
‘Seninle konuştuğum için böyle oluyor. Hem artık kırkına doğru giden bir adamım ben. Saçlarım seninki gibi ağarıyor.’
‘Ya kafanın içi?’
‘Orası da değişti. Sana kızamayacağım yaşlara geldim. Çaresizliğini anlıyorum artık. O zamanlar seni pısırık olmakla suçlardım. Oysa şimdi bakıyorum da, kendim de kenarda kalmış bir adamım. Bunun hiç de fena bir şey olmadığını düşünüyorum. Sana benziyorum giderayak, senin yolundan geliyorum, çaresiz bir adam, kendi halinde, yapayalnız biri.’
‘Ben yalnız değildim.’
‘Affedersin. Yalnız olan benim’
‘Hayır, sen de yalnız değilsin.’
‘Değil miyim?’
‘Ben varım!’
‘ Kenarda köşede bir adam olman hoşuma gitmiyordu. Hep gerilerde dururdun ve hiç bir şeye karışmazdın. Bu tavrını anlamıyordum. Konuşan başkalarıydı. Oysa şimdi anlıyorum ki, her şeyle başa çıkabilen biri, her lafa laf yetiştiren biri, bir yerde bayağıdır da! Sen sadece iyi bir adamdın. Bazı küçülmelere katlanmadığın için çaresiz kaldın.’
‘Hadi git artık eve!’
‘Siz evden olmadıktan sonra eve gitmenin ne anlamı var!’
‘Senin burnunu iyi sürtmüşler gerçekten!’
‘O kadar belli oluyor mu.’
‘Anamın babamın acı sözleri/ Bal oldu gidelim bizim ellere…’
‘Karacoğlan!’
‘Yaa!’
‘Sokaklarda türkü söylemeye başladım şimdi de, hiç utanmıyorum.’
‘Boş ver, utanacak ne var.’
‘Bu saatleri çok seviyorum baba! Bizim oralar ne tenhadır şimdi. Sokaklar boşalmıştır. Kavaklarda yapraklar savruluyordur. Soğuk bir toz vardır yolda. O tozun hep soğuk olduğunu düşünürüm nedense. Avlunun tahta kapısı gıcırdıyordur. Hatırlarsan ne kederli bir sestir o.’
‘Kederli olan sensin evladım.’
‘Sonra cıvalı lambalar yanar birden. Kasaba daha bir mahzunlaşır…’
‘Gayri bizim elin karaçalısı/ Gül oldu gidelim bizim ellere.’
‘Gidelim baba, gidelim buralardan, oturalım yer soframıza, annem sıcacık yayla çorbasını getirsin, artık Allah ne verdiyse…’

Baba, sen de hissettin mi, bir çıra kokusu geliyor bir yerlerden…

bülent gariboğlu



Bir cevap bırak




Powered by Aykırı Edebiyat | Aykırı Edebiyat tarafından yapılmıştır.